Çarşamba, Nisan 09, 2008

Böyle olsun

Bir baltayla olsun. Sapi kullanilmaktan cok degil, sadece biraz parlamis bir baltayla olsun. Enseye, saclarin bittigi yerden tam üc parmak yukariya, basin en cok agriyan yerine vursun, yere 50 derecelik bir aciyla vursun ve kulaklarin arkasina kadar gelsin. Cok hizla olsun, hizla hareket ederken olsun belki de. Mesela hizla yürürken, kosarken ya da en iyisi bir yokustan asagi, düsmeyeceginden kesinlikle emin hizla bisiklet sürerken olsun. Gözler acik olsun.

Birden olsun. Sonra, her sey yok olsun. Baltadan yansiyan gökyüzü, kulaga degen cimenin serinligi, islak dudaga yapisan toprak... Hicbiri hicbir sey hatirlatmasin.

55 kelime

Aralik ayinda ofise ugrar, saygiyi hakettigini düsünen, ellisinde bir adamin tavriyla bir kagit uzatir, pek kalmadan giderdi. O saygiyi destekleyecek derecede bakimli, devlet dairesinden emekli bir adamdi. Kagitta, yil icinde ülkede olan bitenlerin listesi olurdu. Bu notlarin son anda yazilmadigi, daha olaylar olurken not edildigi barindirdigi heyecandan ve son anda akla gelemeyecek kücük ayrintilardan anlasilirdi.
(buraya kadar olan kisim Fulya`nin sobesi icin:)

Bir anadolu sehrindeki emekli adamlar, ufak girisimleri, bunlari yapma nedenleri ilginctir.
Bir ihtiyac talebi olmadan, uzun yillardir hic bozulmayan disipliniyle bu listeyi hazirlayan ve etrafindakilere dagitan, gücüne, gücü olmasi gerektigine inanan bir adam.

Doktor Narin`i (Yeni Hayat) getirdi aklima bir de.

Pazar, Nisan 06, 2008

Bir nisan gecesi

Teyzemle tavada lahmacun yaptik. Tam 31 tane. Cok güzel oldular, afiyetle yedik. Ardindan biletlerimizi önceden alip, program kitapciginda gidecegimiz yerleri tek tek isaretledigimiz "uzun müze gecesi"nin tadini cikarmak üzere aksam sekiz gibi yola düstük. Malesef hava soguk ve yagmurluydu. Gece ikiye kadar 4 müze gezdik. Hepsinde de cok ilgi cekici seyler gördük. Dünyanin bir cok yerinden getirilmis mumyalardan, 600 yillik canim alman porselenlerine, Van Gogh`dan Monet`e resimlerine, Henry Cartier Bresson fotograflarindan, tam olarak ne oldugunu cözemedigimiz, insan bedeni fotograflarinin detaylarinin oldugu, teyzemin enisteme duyurmadan, "bak, bunu anladim, cocuk pipisi fotografi bu" dedigi ilginc enstalasyonlara kadar.

Sokaklar cok kalabalikti. Her yastan insanla doluydu. En zevklisi, o geceye özel sehrin icinde turlayan, icki servisi yapilan eski tramvayla eve dönerken birer biramizi icmekti.

Üsümüs, uykulu ve yorgun argin eve vardigimizda birer lahmacunumuzu daha isitip, afiyetle yiyip, yatagimiza yollandik.

Oh, ölmüslerimizin canina degsin!

Çarşamba, Nisan 02, 2008

Trik tirak trik tirak olur mu hic calismamak



Tezi bu dönem bitiremeyecegimi, acik havada Yasmin Levy konserine gidemeyecegimi, Montevideo`da rozet satarak karnimi doyuramayacagimi, canim apple`i bir kac ay icinde alamayacagimi kim söylemis?

Evet, simdi hep beraber!
trik tirak trik tirak olur mu hic calismamak?

Pazar, Mart 23, 2008

Yüz bin derman versen almam bu derde

Tamam, bahar gelsin, yagmur yagsin, günes acsin. Ama solucanlar olmasin. Her yagmurlu geceden sonra sabahlari kaldirimlarimizi, yollarimizi dolasmasinlar.
Her yagmurlu gecenin sabahinda ürke ürke, pür dikkat, ziplaya ziplaya yolda yürümesek. Görmeye asla tahammül edemedigimiz o solucanlara kazara basmamak icin adimlarimizi gözlerimizle takip etmesek, yollari gözlerimizle taramasak. Bu esnada bizden önce o yollari adimlayanlarin ezdikleri, ezmedikleri solucanlari hic görmesek. Hic olmazsa yere bakmamayi basarabilmek icin bu denli caba harcamasak.

Yagmur yagsa, gün dogsa, hic solucan olmasa. Onlardan en nefret edenler onlari en cok görenler olmasa.

Çarşamba, Mart 19, 2008

19.03.08

Istanbul`da bilgisayarim bozuldu ve orada biraktim. Yarin, tamir edilmis bir halde gelecek diye umuyorum. Bilgisayar olmayinca meger günler ne uzunmus. Yatmaya, kalkmaya, 40-50 sayfalik gazete okumaya, dergileri bitirmeye, kitap okumaya, elbise dolabini bastan sona düzenlemeye, ekmek yapmaya, yani her seye vakit kaliyormus. Fakat onsuz dersler yapilmiyormus. Ki biz de ilim bilim icin buradayiz degil mi?

Simdi okulun kütüphanesindeyim. Kütüphanede calismak ne güzel bir sey. Kokusu da cok güzel buranin. Disarida hafif hafif kar yagiyor bir de.

Salı, Mart 11, 2008

Kulak verdim dört köşeyi dinledim


Üç tanesi beş lira, yağmala, diye bagıran pazarcılar, vapurda buldugu gazeteyi yol bitene kadar okuyup, derli toplu katlayıp, sonra gelenler okusun diye tekrar yerine bırakanlar, ayıpsın abla, simitlerim tazedir, aha şunu al, diye ikna eden simit satıcıları, derme catma, kesif tuvalet kokularının hakim oldugu bir belediye binası, sorulan tüm soruları, ayrıntılı, eksiksiz cevaplayan, kirli duvarlı, berbat bir odası olan, kadın misafiriyle ne karşılarken ne de yolcu ederken tokalasmayan bir müdür, pembeli, turunculu güneş batışı, Atatürk portreleri, amaçsızca yürüyüp, gözlerine kestirdikleri yerde, sırayla birbirlerinin fotoğrafını çeken iki japon erkek turist, yaya üst gecittinden yola işeyenler, geçen yıldan kalma, tatsız haşlanmış mısırlar, projelerini teslim etmek icin, haftasonları bile geceleyenler, moskova senfoni orkestrası konserine gelip, arada Baykal'a kızgınlıgını dile getiren, konser icin kuaföre gittigi belli olan, konser çıkışı belediye başkanının dağıttırdığı karanfillerin kırmızısını degil de pembesini isteyen kadınlar, ermeni kilisesinde dertlerini anlatıp, dua isteyen cileliler, kibar davranmayan müsterilerin içeceklerine tükürüp öyle servis yaptıklarını birbirlerine kahkahalar eşliğinde anlatan turizm meslek lisesi öğrencileri, makası ustalıkla kullanan kuaförler, nasıl olduğu bilinmez bir şekilde hacminin sekiz katı yer kaplıyormuş hissi yaratan otel sahipleri, değeri hiç düşmeyen edirne kapı otobüs hattını bir alıcıya öven şoförler, kapıyı açar açmaz, gözü gögüslerinize takıldığı için yüzü kızaran, sonrasında gözgöze bile gelinemeyen su servisi calışanları, sigara içenler, durmadan, usanmadan, heryerde sigara içenler, iki paket az ic, bu gömleği al, diyen pazar satıcıları, kimliklerini kontrol ettiği gençlere tiksinirmiş gibi bakarken, soru soran genç kadına içten gülümsemeyi becerebilen polisler, teröristlerin de kalbi vardır klişesini aşamamış sinema filmleri, desen desen, renk renk eşarplar, "Bu kent çağdaş dünyanın ahlaksızlık başkentiyken polisin beni rahatsız etmekten başka yapacak işi yok mu? Bu kent kumarbazları, fahişeleri, teşhircileri, İsa karşıtları, alkolikleri, eşcinselleri, uyuşturucu bağımlıları, tapınmacıları, sapıkları, açık saçık film oynatıcıları, dolandırıcıları, yaşlı oro spuları, kamuya açık yerleri kirletenleri ve sevici kadınlarıyla ünlüdür" diye mağaza önündeki kalabalığa bağıran Ignatius, insanları güzelleştiren, renk renk kıyafetler giydiren güneş, vuran ayakkabılar, el emeğimden biraz daha indirim yapabilirim diyen bilgisayar tamircileri, saatinde ya da hic gelmeyen belediye otobüsleri, üç gün önce alınıp birazdan çöpe atılacak papatyalar, üç yeni türk lirasına nar suyu, gözlerinden yorgunluk akıyor diyen aktarlar, antenler, deniz, el örgüsü paspaslar, ...

Pazartesi, Mart 10, 2008

Açık Radyo Dinleyici Destek Projesi

Haberiniz vardır, bu günlerde Acık Radyo'da Dinleyici Destek Projesi 2008 Özel Yayınları var. Geldigimden beri sürekli bir kosturmaca icinde oldugumdan henüz özel yayınlarını dinleyemedim. Web sitelerinden Özel Yayın Programlarına baktım, epey şenlikli görünüyordu. Neyse, lafı uzatmayalım. Diyecegim o ki; destek olun! Ben ögrencilik statüsünde oldugumdan ne yazık ki destek olamıyorum fakat kayıtlarda velim olarak gecen S. destek olacak.

Destek olmak icin 0212 343 41 41 numaralı telefonu arayabilir, web siteleri üzerinden bilgilerinizi verebilir ya da direkt onları ziyaret edebilirsiniz. Desteklemek istediginiz programın bir saati icin 120 Ytl, yarım saati icinse 60 Ytl ödüyorsunuz. Bence hic de abartılacak, üstüne cok düsünülecek rakamlar degil. Calısan insanlarsınız!

Asagıda, onların agzından projelerinin tanımını okuyabilirsiniz.

"Dinleyici Destek Projesi Nedir?

Radyomuz, “sürdürülebilir bağımsızlık” doğrultusunda ödün vermeksizin yayınlarına devam ediyor. “Kâinatın tüm seslerine, renklerine ve titreşimlerine açık” olma düsturunu, ancak temel insan hak ve özgürlükleri dışında hiçbir "ideoloji"ye, hiçbir çıkar ve sermaye grubuna ve devlete bağlı olmadan, yani gerçekten bağımsız olarak yerine getirebiliriz. Açık Radyo’da hep bu temel prensibi öncelikli olarak kabul ettik.

Bundan dört yıl önce, Dinleyici Destek Projesi’ne başlarken, bu çabanın gerçekleşebilmesinin en sağlam yolunun dinleyicinin maddi ve fikri katılımı olacağını düşünmüştük. Bu modelin işlediğini artık biliyoruz; en başta hayal ettiğimiz gibi, bir radyonun bağımsızlığını sürdürebilmesinin tek garantisinin dinleyicisinin ona sahip çıkması olduğunu görüyoruz.

Her yıl düzenlenen Dinleyici Destek Projesi ile Açık Radyo dinleyicisi radyosuna sahip çıkıyor. Dinleyiciler seçtikleri programın istedikleri bir saatine kişisel olarak sponsor oluyor. Yani dinleyiciler bedava dinleyebilecekleri bir yayının sürdürülebilmesi için para vererek destek oluyorlar. "


Hassas kardesiniz Teyzen Teyfik'den sevgiler.

Perşembe, Şubat 28, 2008

Yolluk

Siradan günlerimin en sevdigim ritüellerinden biri, otobüs duraginda beklerken, gazete bayisinin kapi önüne dizdigi gazetelere göz gezdirmek. Her seferinde ama her seferinde, gazeteci adam dikkatle, baktigini belli etmek istercesine bana bakiyor. Icinden "e al artik bir tane" dedigine eminim. Bense, hic gözgöze gelmeden, okuduklarimin ciddiyetine kendimi kaptirmis, abur cubur degil, en agir yazilari okuyorum, görüntüsü vermeye calisirim. Henüz yenilmedim, almadim oradan gazete.

Bu sabah da ayni isi yaptim. Yerel bir alman gazetesinde, yatirildigi huzurevinde acliga terkedilen emekli bir avukatin haberi vardi. Türk gazetelerinden birinde ise, evleri yakilmaya tesebbüs edilen bir kac türk ailesinin haberi vardi. Ludwigshafen`daki olaydan sonra, internet vasitasiyla görüstügüm bir cok kisi bana, "Aman dikkat et, türkleri yakiyorlarmis orada" dedi. Hafif esprili, hafif "biz birbirimize dutgun oluruk" diliyle. "Alevileri yaktilar, aman dikkat et" ya da "bak kürt köylerini yaktilar, dikkat et", diyen hic olmadi simdiye kadar. Demek, ancak bir Türk`ü temsil ettigim vakit, böyle nazli ve kiymetli oluyormusum! Bize ancak bir gavurdan zarar gelir cünkü! Fikra gibi.

Benim bir dedem vardi, suradaki yaz tatilinde yanina gittigim dedem. Hep Cumhuriyet gazetesi okurdu. Her gün alirdi. Bir dönem, 14-15 yaslarim arasinda sanirim, okumayi denemis ama hic mi hic haz etmemistim o gazeteden. Dedem nasil da okurdu, eminim her satirini okurdu. Sabahlari cok gec kalkardi, kalvaltisini yapar, güzelce giyinir, fötr sapkasini kafasina koyar, kahveye giderdi. Aksam, kolunun altinda, kahvede epey karistirildigi belli olan Cumhuriyet gazetesiyle gelir, evde de okumaya devam ederdi. Sonra birimiz gözlerine merhem sürerdi, uyurdu (eskiden minik tüplerde merhemler vardi göz icin, gözün icine, bir bastan bir basa dogru sürülürdü. Halen var mi acaba?)
Gözleri bir gazete okurken bir de tv de cikan genc ve güzel kizlara bakarken iyi görürdü dedemin. Aksamlari, evde günes gözlügü takardi. Isik gözlerini aliyormus. Ya da bir yere bakarken elini gözünün üstüne koyar, tepedeki lambanin etkisinden gözlerini korurdu.

Dedem bir kitap yazdi benim. Epey de siir. Siirleri hic fena degil ama kitap, icerdigi önemli anilar ve bilgilere ragmen, ailemiz icin degeri ölcülemeyecek kadar büyük olan bir hatiradan ileri gidemez, bana göre. Bu kitapla ilgili, bir yayineviyle telefonda konusmasina tanik olmustum bir defa. "Tamam, ben biliyorum, kitabim yayinlanirsa Salman Rüsdi muamelesi görecegim ben bu memlekette, ama hazirim herseye, göze aldim" diyordu. O kadar sevimli bir sey ki bu, 70 küsür yasinda bir adamdan bu sözleri duymak. Tarif edemem. Belki, onu tanidigimdan ve kitabi bildigimden bana böyle sevimli geliyordur.

Simdi, her cocugunda kitabinin bir kopyasi var.
Gazete derken, nereden nerelere geldim.

Ben yarin Istanbul`a gidiyorum. Ne mutlu bana degil mi? Darisi gidemeyenlerin basina :)

Dinleyelim

Pazartesi, Şubat 25, 2008

Unutmak kolay mi deme, unutursun mihribanim

3 haftadir, pazar günleri, Emre Dagtasoglu`nu dinleme firsatim olmuyor. Halbuki kendimi ne de iyi hissetmistim, söyle düzenli takip ettigim bir radyo programi var diye. Ha, bir de Oguz Atay okumalarini düzenli takip etmeye calistim. Emre Dagtasoglu pek efendi konusan, dinlettigi her türkü hakinda elinden geldigince bilgi verip, atmosferini yaratmaya calisan bir adam. Ailecek begeniyorum.

Son 3 pazar ben ne yaptim da dinlemedim bu programlari?
Gectigimiz pazar, yani dün, öyle güzel bir hava vardi ki, görmeliydiniz. Kesinlikle görmeliydiniz!
Göl kenarina gittik (beni 3 günlügüne ziyarete gelen bir arkadasimla). Yaklasik 40 dakika yürüdükten sonra, havanin güzelligini firsat bilip, mermer büstlerini göl kenarina getiren, bir dünya malzemeyi de getirmeyi ihmal etmeyip, onlari orada yontan bir adamin yakinlarina oturduk ve iki ay önce aldigim ama sasirtici derecede tüylenen ceketimi yanimda götürdügüm jiletle tras etmeye basladim. Ne hostu. Heykaltras ve cekettras ben, hem dogayla hem de birbirimizle müthis bir uyum icindeydik.

Önceki hafta pazar ise, savasta ölen yahudilerin adlarini yasatmak icin kurulan bir dernegin kitap tanitim toplantisina katildim. Cesitli faliyetler yapip, yardimlar topluyor ve sehrin kücük kaldirim taslarinin arasina bronz ve üstünde o mahallede sokakta yasayip da savas sirasinda öldürülenlerin isminin yazildigi kaldirim taslari yaptirip, sokaklara yerlestiriyorlar. Hic unutmamak icin. Ne ilginc degil mi? Böyle olaylar icin her seferinde anit dikilse ülkeler anittan gecilmezdi! gibi bir laf mi etmisti bizim basbakan, su son yangindan sonraki Almanya ziyaretinde, benim hafiza problemim var, yanlis da hatirliyor olabilirim!. Tepemizi attirmayalim ama sabah sabah.

Daha da önceki yani 3 hafta önceki pazar ise calistim!

Haftaya pazar da dinleyemeyecegim kesin. Istanbul`da günesli bir güne uyanacagim yaklasik 10:15 gibi ve hizlica ya kahvalti yapip ya da yapmadan bir yerlere gidecegim S. ile. Saclarimi toplarim kesin.

Salı, Şubat 19, 2008

Gün bitmeden

S. bir yarismaya katiliyor. Sanirim son 4 gündür toplam 5-10 saat uyumustur en fazla. Önceki gece ona yardim etmek icin ben de biraz uykusuz kaldim ve bu sabah da erkenden uyandirilip hazirladigim paftada bazi degisiklikler yaptim. Bugün yarismanin son teslim günüydü.

Sabah erken okulda bir toplantimiz vardi. Düsündügümden cok iyi gecti ve hazirladigimiz projenin sonucu olan kitap icin benim tasarimim secildi. Secilmese de cok umrumda degildi ama zevk de almadim degil.

Sonra okuldaki bir arkadasla kapi önünde sigara ictik. Kalvalti yapmayip sadece bir kahveyle durdugum icin pek tat alamadim sigaradan. Gündüz iciciligim pek iyi degildir zaten.

Eve gelince cok aciktigimi farkettim ve lazanya yaptim. Galiba ilk defa lazanya pisirdim ben. Hic fena olmamis, demin yedim. Bu yaziyi bitirince biraz daha yiyecegim. Sonra belki uyurum.

(Büyük ihtimalle 2. turda eleniriz, yazdi S. simdi msn den. Hayir, elenmesinler, ben cok heveslendim cünkü.)

Istanbul kar icindeymis. Endiseli Peri`nin fotograflarinda cok güzel görünüyordü. Kar gibi kar yagmis. Burasi kac gündür günesli ve acik. Bahar geldi yanilgisi ve keyfiyeti yaratiyor insanda.

Martin basinda Istanbula gidecegim on günlügüne. O vakte kadar topragimiz da sizin gözleriniz de kara doysun, hava günesli ve güzel olsun. Cünkü bu defa Istanbul`da cok isim ve günesli havaya kesinlikle ihtiyacim var. Bu da dilegim olsun.

Uykum geldi...

Pazar, Şubat 10, 2008

Oynuyoruz, yandan yandan!

Youtube görüntüsünü buraya koyamiyorum malesef. Bir zahmet buraya tiklayiverin. Hadi, tembellik yok!

Ben eve gelirken sen neredeydin?

Son aylarda hic bisiklet kullanmiyorum. Tüm bir dönem icin 35 euro verip aldigim biletimle sürekli otobüse biniyorum. Cok ucuz degil mi? Eve gelmek icin iki secenegim var. Ya evi gectikten sonraki durakta duran otobüslere ya da eve gelmeden önceki duraktan diger yöne, feribotlarin duragina kadar giden otobüse binebilirim. Eger eve dönüsüm amacli, yani eve girmekten baska istegim yoksa, evi gectikten sonraki durakta inebilecegim otobüslere, yok eger maceralara ya da yeni gözlem ve deneyimlere aciksam da eve varmadan önceki durakta inecegim otobüse binerim.
1.secenegin oldugu durakta indiysem zihnim pek acik degil ve hayat nesem de dorukta kesinlikle degil demektir. Eve gelirken onünden gectigim sehrin en yüksek binasina da, onun tepesindeki dev isikli tabelaya da hafif tiksintiyle bakiyorum demektir. Fakat o binanin altindaki, girisindeki postaneye, onun sari tabelasina yine de hafif bir yakinlik hissetmedigim söylenemez. O koca binanin önündeki parkimsi yesil alani elim mutlaka cebimde, köpegini gezdirmeye cikarmis yaslilar arasindan gecerek, benim gibi yolu kisaltma sevdalilarinin actigi, zamaninda cim olup, artik üstüne basmaktan topragin asinip, yandaki agacin köklerinin göründügü, o köklerin de kendince olusturdugu hafif engebeli minik mi minik tepecikten ayakkabilarimin, burada insanin bin de bir basina gelecek olan kirlenmesi, camura bulanmasi ihtimalinden hic de ürkmeyerek gecer, ana yola dalar, gelen gecen arabalari tedirgin ederek, hizlica evime dalarim.

2. secenek ise bana güclü ve cesur oldugumu, böylece hayatin tam da yanimda oldugunu hissettirdigi yoldur. Biraz da nesem varsa eger, bu dünyanin benim icin dönmedigine kimse ikna edemez beni.

Durakta iner, beni hem ürküten hem de o bahsettigim cesurluk madalyasindan veren altgecite girerim. Plakatlar, posterler olur o gecitte. Tembelik etmeden onlari inceler, karsi taraftan ya biri gelirse diye hafif ürke ürke cikarim altgecitin merdivenlerinden yukari dogru ve yine yol olmayan bahcemsi bir yere girer, her seferinde bana yabancilar ya da maddi durumlari pek iyi olmayanlarin yasadigi hissini veren bloklarin önünden gecer, o bloklardan ikinci olanin, önünden biri gectiginde aniden yanan isiginin altindan hic bozuntuya vermeden süzülür, bazi bazi o yolu gözlerimi kapatip ilerlerim. Bunu neden yaptigimi bilmiyorum. Gözlerim kapaliyken zaman cok uzuyor. Artik acmaliyim gözümü, kesin yana dogru kaykildim ve sol taraftaki tren yolunu sokaktan ayiran demirlere toslayacagim, derim. Ama gözümü bir de acarim ki, daha bir arpa boyu yol gitmisim. Bir kac gün önce ayni seyi yaparken, icimdem, ya simdi bir bisikletli gelirse, dedim ve gözümü actigimda yanan isigi ve telasli gözleriyle bana bakan bir bisikletliyi gördüm. Kendimi hic de incitmeden yolun sagina dogru devam ettim. Bu yol biter ve ben saga dönerim. Tam o kösede bir ahududu caliligi vardir. Yazin cok niyetlendim oradan birazcik yemeye ama öyle tozluydular ki midem kaldirmadi. Ve yaklasik on adim daha atip sola dönünce bizim sokaga girerim. Bisikletimin bagli oldugu su borusuna bakar, bisikletime olan sevgimi icimden dile getirir, bir nevi onu orada, disari birakmamin kusuruna bakmamasini rica eder, 6 numarali apartmanimiza girerim.

Cok güzel bir kirmizi sarap ictim, bu gece, eve gelmeden.

Perşembe, Şubat 07, 2008

08.02.08

Yarin sabah dönem sonu sunumlarim var. Herhangi bir özel gün ya da dügün icin haftalar, aylar öncesinden aldiginiz, her gün gidip gelip baktiginiz, arada dayanamayip tekrar tekrar giyip, denediginiz, icinde kendinizi hayallerinizdeki gibi gördügünüz o güzelim elbiseler tam da dügünden bir gün önce gözünüze ya cok cig ya biraz abartili ya da cok iddaasiz görünür ya, tam öyle bir ruh halindeyim.

Baska care yok, dügüne gidilecek, hatta meydana cikip oynanacak.

Dügünden dönünce sizleri de oynatacagim. Harika bir parca var elimde. Bekleyin!

Çarşamba, Şubat 06, 2008

Melek

Kitap bitti. Osman melegi gördü!
Keske herzamanki gibi 37 numarada otursaydi demeye de dilim varmiyor.

Salı, Şubat 05, 2008

Karnaval var, a dostlar

Pazar günü sokaklar bombostu. Son kalanlar disinda herkes karnavala gitmisti...
































Ne yazik ki fotograflar cep telefonuyla cekildi, yine de görmenizi istedim.

Pazar, Şubat 03, 2008

Duvara çakılmış mıh gibi yalnızım*

Birisi bana bir sirrini verdi. Ciddi bir sir. Sirrin sahibi icin sir olarak kalmasi pek hayirli olacak bir sir.

Söylemeden önce, cok degisti surati, ezildi, büzüldü, kizardi, bozardi. Olmadi, lavaboya bir gitti geldi, sonra söyledi. Önce, benden özür diledi, beni bu sirri tasima yükünün altina soktugu icin. Cok cok özür dileyerek verdi sirrini. Hic böyle bir sirrim olmamisti simdiye kadar. Hic kimse sirrini verirken özür dilememisti benden. "Ama bak aramizda kalacak" denmisti en fazla.

Verilen, alinan bir cok sirrin oradan oraya gittigine, dagildikca can yaktigina sahit olmuslugum var. Hatta yeri gelmisken bir animi anlativereyim. Zamanin behrinde bir sirri anlatiyorum bir arkadasa, kil tüy degil, ciddi sir yani... Ya da baskalarinin bilmesini hic istemedigim bir mevzu diyelim. Neyse, bu da gidiyor anlatiyor baska bir arkadasina. Sonra gün oluyor, devran dönüyor, o arkadasi benim kahve falima bakiyor bir ortamda ve falda görmüs gibi, benim sirri bana bir bir anlatiyor. Ben hem sasiriyor hem de tekrar hatirladigim icin kahroluyorum. Sonraki günlerde güle eglene, bu olayin esas durumu anlatiliyor bana.

Neyse...

Eve dönerken, ilk aldigimda sasirdigim özürün cok yerinde oldugunu farkettim. Bir yük vermisti sirtima. O yükü, özrüyle birlikte asla agzimdan cikmayacak bir yere baglamisti bile.
*Cihat Burak. Istanbul Modern`deki Cihat Burak Retrospektifi`ne gitmenizi öneririm, ben gittim, pek begendim. Resimleri sanki karikatür gibi, bir yerden firlayan Semra Özal ya da Nazim Hikmet, bir yandan bir dansöz ya da Cihat Burak`in aldigi mimari egitimin etkilerini gördügümüz binalar, bulanik, koyu, karanlik ama cesur renkler... Beceremem ben böyle sergi, film falan anlatmayi, vaktiniz varsa, ki vardir, sacma sapan seylere vakit harcayacaginiza (ben kendimden biliyorum), gidin, görün.

Salı, Ocak 29, 2008

Rozetlerim


Tasarladigim bu rozetler projelerden birinin parcasi. Seker gibi oldular. Dün gece evde kendim ürettim onlari. Sanki para basiyormusum gibi bir zevk aldim. Bir punduna getirip hocalardan birinden ödünc aldigim rozet makinasini geri vermesem mi, yoksa kendime de alsam mi bir tane? Yok yok, en iyisi hocaya söyle diyeyim, sizin makine dogumda can verdi, ama geride hepsi birbirinden seker onlarca evlat birakti, bize düsen bu yavrucaklara sahip cikip, teselli bulmak, bölümcek basimiz sagolsun...:)

Cuma, Ocak 25, 2008

Anay duysa babay beni öldürür

Dün gece, iki haftadir sabahladigim gecelerin sonuydu. Bu sabah on gibi ancak yataga girdim ve uyumadan önce iki haftadir ugrastigim isi sahibine teslim edip karsiliginda aldigim parayi cekmeceme koydum ve gidecegi yerleri bir bir hesapladim. Öglen ikiye kadar güzelce uyudum, uykumu almis ve huzurlu olarak uyandim. Sonrasinda yeni is ve daha da iyisi tez konusunda tanismak istedigim birisiyle tanisma firsatimin olduguna dair bir telefon aldim (Sabah is teslim ettigim müsteriden).

Bu dönemin de dersleri bitti. Iki hafta sonra sunumlarim var. Yine dönem boyunca neler yaptigimi bir bir, cicili bicili anlatacagim. Gecen dönem bu günler yaklasirken nasil bir haldeydim, hatirlayanlar var mi? Kalbim carpiyor, daraliyor, bazi bazi halime aciyip, kendim icin agladigim bile oluyordu. Ah, akilsiz, kendine güvensiz ben... Ama simdi cok rahatim. Allah ne verdiyse sunariz diyorum. Ayrica dönem boyunca yeterince cabalayip, elimden geleni de yaptim zaten. Balik bilmezse Halit bilir elbet kiymetimi.

Dün projelerden birisinin yazilarini kontrol ettimek icin, tanistigim ama hic ders almadigim, bir hocayla görüstüm. Tombik hatta sadece tombik ve boynunda fular olan birisi diyebilecegim bir adam. Onun disinda hic bir baska akilda kalici etkisi olmayan biri. Odasinin önündeki derslikte oturduk, yazdiklarimi okudu, bir de yazdiklarimi benden dinlemek istedigini söyledi. Anlattim. Yazi kokar, diyerek konusmaya basladi adam. O konusurken ben onu izledim, hep gözlerine baktim. Adam degisti, bir sürü baska özelligi belirdi. Gözlükleri, disleri, gülümsemesi, gülümseyince kocaman olan surati. Insan tanidikca ne kadar da degisiyor, akil alir gibi degil. Bu tecrübeyi daha önce de cok defa yasamistim.

Berbat bir el yazisi olan bir yazi uzmani bu adam. Ondan 15 dakika icinde cok sey ögrenmis olma ihtimalim var. Cünkü cok sasirtti beni. Aaa, hic düsünmemistim böyle, aaa, evet, bakin nasil da degisti anlam... diye saskinliktan saskinliga düstügüm bir 15 dakika idi. Essek degilsem, unutmazsam, cok sey ögrendim ondan.

Tamam, ögrendiklerimin hic biri su yazdigim yazida mevcut degil, ama hangi ögrendigimizi su hayatta kullanabiliyoz be haci?

Yollarin ustasiyim, bu adamin aksaninin hastasiyim.