Perşembe, Şubat 28, 2008

Yolluk

Siradan günlerimin en sevdigim ritüellerinden biri, otobüs duraginda beklerken, gazete bayisinin kapi önüne dizdigi gazetelere göz gezdirmek. Her seferinde ama her seferinde, gazeteci adam dikkatle, baktigini belli etmek istercesine bana bakiyor. Icinden "e al artik bir tane" dedigine eminim. Bense, hic gözgöze gelmeden, okuduklarimin ciddiyetine kendimi kaptirmis, abur cubur degil, en agir yazilari okuyorum, görüntüsü vermeye calisirim. Henüz yenilmedim, almadim oradan gazete.

Bu sabah da ayni isi yaptim. Yerel bir alman gazetesinde, yatirildigi huzurevinde acliga terkedilen emekli bir avukatin haberi vardi. Türk gazetelerinden birinde ise, evleri yakilmaya tesebbüs edilen bir kac türk ailesinin haberi vardi. Ludwigshafen`daki olaydan sonra, internet vasitasiyla görüstügüm bir cok kisi bana, "Aman dikkat et, türkleri yakiyorlarmis orada" dedi. Hafif esprili, hafif "biz birbirimize dutgun oluruk" diliyle. "Alevileri yaktilar, aman dikkat et" ya da "bak kürt köylerini yaktilar, dikkat et", diyen hic olmadi simdiye kadar. Demek, ancak bir Türk`ü temsil ettigim vakit, böyle nazli ve kiymetli oluyormusum! Bize ancak bir gavurdan zarar gelir cünkü! Fikra gibi.

Benim bir dedem vardi, suradaki yaz tatilinde yanina gittigim dedem. Hep Cumhuriyet gazetesi okurdu. Her gün alirdi. Bir dönem, 14-15 yaslarim arasinda sanirim, okumayi denemis ama hic mi hic haz etmemistim o gazeteden. Dedem nasil da okurdu, eminim her satirini okurdu. Sabahlari cok gec kalkardi, kalvaltisini yapar, güzelce giyinir, fötr sapkasini kafasina koyar, kahveye giderdi. Aksam, kolunun altinda, kahvede epey karistirildigi belli olan Cumhuriyet gazetesiyle gelir, evde de okumaya devam ederdi. Sonra birimiz gözlerine merhem sürerdi, uyurdu (eskiden minik tüplerde merhemler vardi göz icin, gözün icine, bir bastan bir basa dogru sürülürdü. Halen var mi acaba?)
Gözleri bir gazete okurken bir de tv de cikan genc ve güzel kizlara bakarken iyi görürdü dedemin. Aksamlari, evde günes gözlügü takardi. Isik gözlerini aliyormus. Ya da bir yere bakarken elini gözünün üstüne koyar, tepedeki lambanin etkisinden gözlerini korurdu.

Dedem bir kitap yazdi benim. Epey de siir. Siirleri hic fena degil ama kitap, icerdigi önemli anilar ve bilgilere ragmen, ailemiz icin degeri ölcülemeyecek kadar büyük olan bir hatiradan ileri gidemez, bana göre. Bu kitapla ilgili, bir yayineviyle telefonda konusmasina tanik olmustum bir defa. "Tamam, ben biliyorum, kitabim yayinlanirsa Salman Rüsdi muamelesi görecegim ben bu memlekette, ama hazirim herseye, göze aldim" diyordu. O kadar sevimli bir sey ki bu, 70 küsür yasinda bir adamdan bu sözleri duymak. Tarif edemem. Belki, onu tanidigimdan ve kitabi bildigimden bana böyle sevimli geliyordur.

Simdi, her cocugunda kitabinin bir kopyasi var.
Gazete derken, nereden nerelere geldim.

Ben yarin Istanbul`a gidiyorum. Ne mutlu bana degil mi? Darisi gidemeyenlerin basina :)

Dinleyelim

Pazartesi, Şubat 25, 2008

Unutmak kolay mi deme, unutursun mihribanim

3 haftadir, pazar günleri, Emre Dagtasoglu`nu dinleme firsatim olmuyor. Halbuki kendimi ne de iyi hissetmistim, söyle düzenli takip ettigim bir radyo programi var diye. Ha, bir de Oguz Atay okumalarini düzenli takip etmeye calistim. Emre Dagtasoglu pek efendi konusan, dinlettigi her türkü hakinda elinden geldigince bilgi verip, atmosferini yaratmaya calisan bir adam. Ailecek begeniyorum.

Son 3 pazar ben ne yaptim da dinlemedim bu programlari?
Gectigimiz pazar, yani dün, öyle güzel bir hava vardi ki, görmeliydiniz. Kesinlikle görmeliydiniz!
Göl kenarina gittik (beni 3 günlügüne ziyarete gelen bir arkadasimla). Yaklasik 40 dakika yürüdükten sonra, havanin güzelligini firsat bilip, mermer büstlerini göl kenarina getiren, bir dünya malzemeyi de getirmeyi ihmal etmeyip, onlari orada yontan bir adamin yakinlarina oturduk ve iki ay önce aldigim ama sasirtici derecede tüylenen ceketimi yanimda götürdügüm jiletle tras etmeye basladim. Ne hostu. Heykaltras ve cekettras ben, hem dogayla hem de birbirimizle müthis bir uyum icindeydik.

Önceki hafta pazar ise, savasta ölen yahudilerin adlarini yasatmak icin kurulan bir dernegin kitap tanitim toplantisina katildim. Cesitli faliyetler yapip, yardimlar topluyor ve sehrin kücük kaldirim taslarinin arasina bronz ve üstünde o mahallede sokakta yasayip da savas sirasinda öldürülenlerin isminin yazildigi kaldirim taslari yaptirip, sokaklara yerlestiriyorlar. Hic unutmamak icin. Ne ilginc degil mi? Böyle olaylar icin her seferinde anit dikilse ülkeler anittan gecilmezdi! gibi bir laf mi etmisti bizim basbakan, su son yangindan sonraki Almanya ziyaretinde, benim hafiza problemim var, yanlis da hatirliyor olabilirim!. Tepemizi attirmayalim ama sabah sabah.

Daha da önceki yani 3 hafta önceki pazar ise calistim!

Haftaya pazar da dinleyemeyecegim kesin. Istanbul`da günesli bir güne uyanacagim yaklasik 10:15 gibi ve hizlica ya kahvalti yapip ya da yapmadan bir yerlere gidecegim S. ile. Saclarimi toplarim kesin.

Salı, Şubat 19, 2008

Gün bitmeden

S. bir yarismaya katiliyor. Sanirim son 4 gündür toplam 5-10 saat uyumustur en fazla. Önceki gece ona yardim etmek icin ben de biraz uykusuz kaldim ve bu sabah da erkenden uyandirilip hazirladigim paftada bazi degisiklikler yaptim. Bugün yarismanin son teslim günüydü.

Sabah erken okulda bir toplantimiz vardi. Düsündügümden cok iyi gecti ve hazirladigimiz projenin sonucu olan kitap icin benim tasarimim secildi. Secilmese de cok umrumda degildi ama zevk de almadim degil.

Sonra okuldaki bir arkadasla kapi önünde sigara ictik. Kalvalti yapmayip sadece bir kahveyle durdugum icin pek tat alamadim sigaradan. Gündüz iciciligim pek iyi degildir zaten.

Eve gelince cok aciktigimi farkettim ve lazanya yaptim. Galiba ilk defa lazanya pisirdim ben. Hic fena olmamis, demin yedim. Bu yaziyi bitirince biraz daha yiyecegim. Sonra belki uyurum.

(Büyük ihtimalle 2. turda eleniriz, yazdi S. simdi msn den. Hayir, elenmesinler, ben cok heveslendim cünkü.)

Istanbul kar icindeymis. Endiseli Peri`nin fotograflarinda cok güzel görünüyordü. Kar gibi kar yagmis. Burasi kac gündür günesli ve acik. Bahar geldi yanilgisi ve keyfiyeti yaratiyor insanda.

Martin basinda Istanbula gidecegim on günlügüne. O vakte kadar topragimiz da sizin gözleriniz de kara doysun, hava günesli ve güzel olsun. Cünkü bu defa Istanbul`da cok isim ve günesli havaya kesinlikle ihtiyacim var. Bu da dilegim olsun.

Uykum geldi...

Pazar, Şubat 10, 2008

Oynuyoruz, yandan yandan!

Youtube görüntüsünü buraya koyamiyorum malesef. Bir zahmet buraya tiklayiverin. Hadi, tembellik yok!

Ben eve gelirken sen neredeydin?

Son aylarda hic bisiklet kullanmiyorum. Tüm bir dönem icin 35 euro verip aldigim biletimle sürekli otobüse biniyorum. Cok ucuz degil mi? Eve gelmek icin iki secenegim var. Ya evi gectikten sonraki durakta duran otobüslere ya da eve gelmeden önceki duraktan diger yöne, feribotlarin duragina kadar giden otobüse binebilirim. Eger eve dönüsüm amacli, yani eve girmekten baska istegim yoksa, evi gectikten sonraki durakta inebilecegim otobüslere, yok eger maceralara ya da yeni gözlem ve deneyimlere aciksam da eve varmadan önceki durakta inecegim otobüse binerim.
1.secenegin oldugu durakta indiysem zihnim pek acik degil ve hayat nesem de dorukta kesinlikle degil demektir. Eve gelirken onünden gectigim sehrin en yüksek binasina da, onun tepesindeki dev isikli tabelaya da hafif tiksintiyle bakiyorum demektir. Fakat o binanin altindaki, girisindeki postaneye, onun sari tabelasina yine de hafif bir yakinlik hissetmedigim söylenemez. O koca binanin önündeki parkimsi yesil alani elim mutlaka cebimde, köpegini gezdirmeye cikarmis yaslilar arasindan gecerek, benim gibi yolu kisaltma sevdalilarinin actigi, zamaninda cim olup, artik üstüne basmaktan topragin asinip, yandaki agacin köklerinin göründügü, o köklerin de kendince olusturdugu hafif engebeli minik mi minik tepecikten ayakkabilarimin, burada insanin bin de bir basina gelecek olan kirlenmesi, camura bulanmasi ihtimalinden hic de ürkmeyerek gecer, ana yola dalar, gelen gecen arabalari tedirgin ederek, hizlica evime dalarim.

2. secenek ise bana güclü ve cesur oldugumu, böylece hayatin tam da yanimda oldugunu hissettirdigi yoldur. Biraz da nesem varsa eger, bu dünyanin benim icin dönmedigine kimse ikna edemez beni.

Durakta iner, beni hem ürküten hem de o bahsettigim cesurluk madalyasindan veren altgecite girerim. Plakatlar, posterler olur o gecitte. Tembelik etmeden onlari inceler, karsi taraftan ya biri gelirse diye hafif ürke ürke cikarim altgecitin merdivenlerinden yukari dogru ve yine yol olmayan bahcemsi bir yere girer, her seferinde bana yabancilar ya da maddi durumlari pek iyi olmayanlarin yasadigi hissini veren bloklarin önünden gecer, o bloklardan ikinci olanin, önünden biri gectiginde aniden yanan isiginin altindan hic bozuntuya vermeden süzülür, bazi bazi o yolu gözlerimi kapatip ilerlerim. Bunu neden yaptigimi bilmiyorum. Gözlerim kapaliyken zaman cok uzuyor. Artik acmaliyim gözümü, kesin yana dogru kaykildim ve sol taraftaki tren yolunu sokaktan ayiran demirlere toslayacagim, derim. Ama gözümü bir de acarim ki, daha bir arpa boyu yol gitmisim. Bir kac gün önce ayni seyi yaparken, icimdem, ya simdi bir bisikletli gelirse, dedim ve gözümü actigimda yanan isigi ve telasli gözleriyle bana bakan bir bisikletliyi gördüm. Kendimi hic de incitmeden yolun sagina dogru devam ettim. Bu yol biter ve ben saga dönerim. Tam o kösede bir ahududu caliligi vardir. Yazin cok niyetlendim oradan birazcik yemeye ama öyle tozluydular ki midem kaldirmadi. Ve yaklasik on adim daha atip sola dönünce bizim sokaga girerim. Bisikletimin bagli oldugu su borusuna bakar, bisikletime olan sevgimi icimden dile getirir, bir nevi onu orada, disari birakmamin kusuruna bakmamasini rica eder, 6 numarali apartmanimiza girerim.

Cok güzel bir kirmizi sarap ictim, bu gece, eve gelmeden.

Perşembe, Şubat 07, 2008

08.02.08

Yarin sabah dönem sonu sunumlarim var. Herhangi bir özel gün ya da dügün icin haftalar, aylar öncesinden aldiginiz, her gün gidip gelip baktiginiz, arada dayanamayip tekrar tekrar giyip, denediginiz, icinde kendinizi hayallerinizdeki gibi gördügünüz o güzelim elbiseler tam da dügünden bir gün önce gözünüze ya cok cig ya biraz abartili ya da cok iddaasiz görünür ya, tam öyle bir ruh halindeyim.

Baska care yok, dügüne gidilecek, hatta meydana cikip oynanacak.

Dügünden dönünce sizleri de oynatacagim. Harika bir parca var elimde. Bekleyin!

Çarşamba, Şubat 06, 2008

Melek

Kitap bitti. Osman melegi gördü!
Keske herzamanki gibi 37 numarada otursaydi demeye de dilim varmiyor.

Salı, Şubat 05, 2008

Karnaval var, a dostlar

Pazar günü sokaklar bombostu. Son kalanlar disinda herkes karnavala gitmisti...
































Ne yazik ki fotograflar cep telefonuyla cekildi, yine de görmenizi istedim.

Pazar, Şubat 03, 2008

Duvara çakılmış mıh gibi yalnızım*

Birisi bana bir sirrini verdi. Ciddi bir sir. Sirrin sahibi icin sir olarak kalmasi pek hayirli olacak bir sir.

Söylemeden önce, cok degisti surati, ezildi, büzüldü, kizardi, bozardi. Olmadi, lavaboya bir gitti geldi, sonra söyledi. Önce, benden özür diledi, beni bu sirri tasima yükünün altina soktugu icin. Cok cok özür dileyerek verdi sirrini. Hic böyle bir sirrim olmamisti simdiye kadar. Hic kimse sirrini verirken özür dilememisti benden. "Ama bak aramizda kalacak" denmisti en fazla.

Verilen, alinan bir cok sirrin oradan oraya gittigine, dagildikca can yaktigina sahit olmuslugum var. Hatta yeri gelmisken bir animi anlativereyim. Zamanin behrinde bir sirri anlatiyorum bir arkadasa, kil tüy degil, ciddi sir yani... Ya da baskalarinin bilmesini hic istemedigim bir mevzu diyelim. Neyse, bu da gidiyor anlatiyor baska bir arkadasina. Sonra gün oluyor, devran dönüyor, o arkadasi benim kahve falima bakiyor bir ortamda ve falda görmüs gibi, benim sirri bana bir bir anlatiyor. Ben hem sasiriyor hem de tekrar hatirladigim icin kahroluyorum. Sonraki günlerde güle eglene, bu olayin esas durumu anlatiliyor bana.

Neyse...

Eve dönerken, ilk aldigimda sasirdigim özürün cok yerinde oldugunu farkettim. Bir yük vermisti sirtima. O yükü, özrüyle birlikte asla agzimdan cikmayacak bir yere baglamisti bile.
*Cihat Burak. Istanbul Modern`deki Cihat Burak Retrospektifi`ne gitmenizi öneririm, ben gittim, pek begendim. Resimleri sanki karikatür gibi, bir yerden firlayan Semra Özal ya da Nazim Hikmet, bir yandan bir dansöz ya da Cihat Burak`in aldigi mimari egitimin etkilerini gördügümüz binalar, bulanik, koyu, karanlik ama cesur renkler... Beceremem ben böyle sergi, film falan anlatmayi, vaktiniz varsa, ki vardir, sacma sapan seylere vakit harcayacaginiza (ben kendimden biliyorum), gidin, görün.

Salı, Ocak 29, 2008

Rozetlerim


Tasarladigim bu rozetler projelerden birinin parcasi. Seker gibi oldular. Dün gece evde kendim ürettim onlari. Sanki para basiyormusum gibi bir zevk aldim. Bir punduna getirip hocalardan birinden ödünc aldigim rozet makinasini geri vermesem mi, yoksa kendime de alsam mi bir tane? Yok yok, en iyisi hocaya söyle diyeyim, sizin makine dogumda can verdi, ama geride hepsi birbirinden seker onlarca evlat birakti, bize düsen bu yavrucaklara sahip cikip, teselli bulmak, bölümcek basimiz sagolsun...:)

Cuma, Ocak 25, 2008

Anay duysa babay beni öldürür

Dün gece, iki haftadir sabahladigim gecelerin sonuydu. Bu sabah on gibi ancak yataga girdim ve uyumadan önce iki haftadir ugrastigim isi sahibine teslim edip karsiliginda aldigim parayi cekmeceme koydum ve gidecegi yerleri bir bir hesapladim. Öglen ikiye kadar güzelce uyudum, uykumu almis ve huzurlu olarak uyandim. Sonrasinda yeni is ve daha da iyisi tez konusunda tanismak istedigim birisiyle tanisma firsatimin olduguna dair bir telefon aldim (Sabah is teslim ettigim müsteriden).

Bu dönemin de dersleri bitti. Iki hafta sonra sunumlarim var. Yine dönem boyunca neler yaptigimi bir bir, cicili bicili anlatacagim. Gecen dönem bu günler yaklasirken nasil bir haldeydim, hatirlayanlar var mi? Kalbim carpiyor, daraliyor, bazi bazi halime aciyip, kendim icin agladigim bile oluyordu. Ah, akilsiz, kendine güvensiz ben... Ama simdi cok rahatim. Allah ne verdiyse sunariz diyorum. Ayrica dönem boyunca yeterince cabalayip, elimden geleni de yaptim zaten. Balik bilmezse Halit bilir elbet kiymetimi.

Dün projelerden birisinin yazilarini kontrol ettimek icin, tanistigim ama hic ders almadigim, bir hocayla görüstüm. Tombik hatta sadece tombik ve boynunda fular olan birisi diyebilecegim bir adam. Onun disinda hic bir baska akilda kalici etkisi olmayan biri. Odasinin önündeki derslikte oturduk, yazdiklarimi okudu, bir de yazdiklarimi benden dinlemek istedigini söyledi. Anlattim. Yazi kokar, diyerek konusmaya basladi adam. O konusurken ben onu izledim, hep gözlerine baktim. Adam degisti, bir sürü baska özelligi belirdi. Gözlükleri, disleri, gülümsemesi, gülümseyince kocaman olan surati. Insan tanidikca ne kadar da degisiyor, akil alir gibi degil. Bu tecrübeyi daha önce de cok defa yasamistim.

Berbat bir el yazisi olan bir yazi uzmani bu adam. Ondan 15 dakika icinde cok sey ögrenmis olma ihtimalim var. Cünkü cok sasirtti beni. Aaa, hic düsünmemistim böyle, aaa, evet, bakin nasil da degisti anlam... diye saskinliktan saskinliga düstügüm bir 15 dakika idi. Essek degilsem, unutmazsam, cok sey ögrendim ondan.

Tamam, ögrendiklerimin hic biri su yazdigim yazida mevcut degil, ama hangi ögrendigimizi su hayatta kullanabiliyoz be haci?

Yollarin ustasiyim, bu adamin aksaninin hastasiyim.

Pazartesi, Ocak 14, 2008

Yardim!

Projelerden birisi icin kullandigimiz bir blog(blogspot) var ve bu blogun teknik kismiyla ben ilgileniyorum (Hani kendi blogum var ya, ortaya düstüm, ben yaparim, dedim). Ve simdi iki problemim var blogun tasarimi ile ilgili. Asagiya yazacagim bu iki sorunun cözümü ile ilgili bilgisi olan varsa ve bana yardimci olursa cok ama cok sevinecegim. Lütfen!

1. Cok uzun olan yazilarin ekranda tamaminin görünmesi yerine yazinin ilk paragrafindan sonra "Daha fazla bilgi" diye bir link(?) eklemek istiyorum. Yani, yazilarin kisa görünmesini ve devamini okumak icin belirttigim o yaziya tiklanmasini istiyorum, buradaki gibi. Ama blogspot`ta!

2. Wordpress ya da baska bir blog sunucusunda bulunan Template`leri (sayfa sablonu) blogspot`taki bir bloga kopyalayip, kullanabilir miyim?

Bilip de yardim etmeyenin kaynanasi ölsün! :)

Bizimkisi bir ask hikayesi

Öyle böyle degil, cok yogun, yorgun ve uykusuzum! Uykumu, tv keyfimi, avarelik hakkimi, tirnak ve cilt bakim vaktimi iyi notlara ve paraya cevirmekle mesgulum bugünlerde. Sonumuz hayirli olacak!

Pazartesi, Ocak 07, 2008

Oku!

Ölümün nesi varmış?
Yıldırım Türker 07/01/2008 Radikal Gazetesi

O sekiz çocuk o lanetli gün Dağlıca'da PKK'ya esir düştüğünde fermanları çoktan yazılmıştı. Orada, o hepimizden uzak arafta rehin tutuldukları süre boyunca yetkililerin o çocukların ailelerine yönelik soğuk sesizliği her şeyi açık ediyordu. Sekiz genç, artık bu kanlı dama tahtasında birer taştı. Kimse onların resmini görmek, haberini almak istemiyordu. Linççi milliyetçilere yenilgiyi hatırlatıyordu, onların esir düşmesi. PKK'yaysa, zaferi. Kimse bu esir askerlerden konuşmak istemiyordu. Ama bu çocuklardan kimilerinin Kürt olması basının iştahını kabartmıştı. Köstebek olabilecekleri üstüne kirli imalar okunuyordu satıraralarından. Özellikle Ramazan Yüce daha o zamandan bir adım öteye çıkarılmış, tek ayak üzerinde bekletiliyordu. Basın, onu herkesten daha koyu bir Kürt bulmuştu besbelli. Bu sekiz çocuk, vatanı savunsun diye şehit olmaya gönderilen, memleketimin yoksul evlatları. Yoksul olmanın yegâne ayrıcalığı olan şehitlik mertebesiyle ödüllendirilme fırsatını kaçırdılar. 'Döndüklerinde babacıkları onları dinlensinler diye yurtdışına tatile göndermeyecek. Ciplerini son modeliyle değiştirmeyecekler. Şimdilik sahip oldukları birer canları var. O canların üstüne titremeliyiz' diye haykırmıştık. Babacıklarıyla karşılaşamadılar bile. Şimdi askeri savcının tüyler ürpertici iddianamesini okuyoruz. İddianame, bir hukuk terimi. Bütün toplumun suratına çarpılan bu iddianamenin önerdiği hukuk düzeni üstüne hepimizin ayağa kalkması gerekmiyor mu? Askeri Savcı Hâkim Yarbay Hakan İleri, bu kalabalık titrlerinden bir iddianame çıkarmış. Kaçırılan askerlere ait tüfeklerden hiçbirinin tutukluk yapmadığı; tam tersine bazı askerlerin tüfeklerini hiç kullanmadıklarını ileri sürüyor. Bu durumun, teröristlerin bölgeye sızmasını kolaylaştırdığını savunarak askerleri, üstleri tarafından "ne pahasına olursa olsun mevzilerinizi terk etmeyeceksiniz" emri almalarına rağmen teslim olduklarını ileri sürüyor. İddianamedeki "Vazife ve hizmetteki şahsi tehlike korkusunun cezayı hafifletmeyeceği şüphesizdir" ibaresi savaşanın ölü olduğu fikri üstüne oturuyor. Askeri Yargıtay'ın başka bir karardaki şu görüşünden destek alınarak: "Sanık asker kişi olup, gerektiğinde canını verme pahasına da olsa verilen görevi yerine getirmekle yükümlüdür. Sanığın kendisine teslim edilen ve namusu gibi koruması gerektiği silahını yanından ayırmaması, hiçbir şekilde başkalarına vermemesi kanun gereğidir." İddianamede Ramazan Yüce'nin silahını hiç kullanmadığı, terör örgütü militanlarıyla Kürtçe konuştuğu ve arkadaşlarına teslim olmaları için ısrar ederek mukavemet güçlerini kırdığı da belirtiliyor. Hatta Yüce, saldırıdan birkaç gün önce arkadaşlarına, "Bizim dağdaki kızlarımız daha güzel. Ben de terhis olduktan sonra dağa çıkacağım. Ben teröristim" diyesiymiş. Bununla kalsa. Yine birkaç gün önce, terhis olan arkadaşlarına, "İnşallah köprü patlar da havaya uçar, paramparça olur ve gidemezsiniz" diye ilenmiş. İddianamenin ciddiyetine halel gelsin istemem, ama bu noktada müebbet hapsi istenen Er Ramazan Yüce'nin öncelikle akli yeterlilik ölçümünün yapılabileceği bir kuruma sevk edilmesi gerekmez mi? Savaşın ön saflarında arkadaşlarına 'Ben teröristim' diye böbürlenen bir adamın zekâsından kuşkulanmayacaksak, iddianameyi hazırlayanın hayal gücünden gocunmaz mıyız? Kaldı ki yanı başlarında savaşan, kendi canlarını kollaması icap eden bir askerin 'Ben teröristim, n'aber?' diye nispette bulunması karşısında o silah arkadaşlarından biri de parmağını kaldırıp, "Komtanııım!" diye bağırmamış mı? Yüce'yi hiç değilse çavuşuna şikâyet etmemiş mi? Sıcak savaş halinde bu ne göz yaşartıcı bir hoşgörü, bu ne derin bir farklı fikre hürmet? İddianamede Er Ramazan Yüce için 'ömür boyu hapis' istenirken Uzman Çavuş Halis Çağan için 'üç ayrı suçtan hapis' isteniyor. Diğer askerler içinse, 'Büyük zararlar doğuran emre itaatsizlikte ısrar' suçlamasından bir yıldan 10 yıla kadar hapis cezası uygun bulunmuş. Bir de, Ramazan Yüce, Fatih Atakul, Özhan Şabanoğlu ve Mehmet Şenkul'dan, çatışmada kaybolan HK-33 marka otomatik tüfeklere karşılık olarak 1208 YTL isteniyor. Kısaca, teslim alınan erlere açıkça 'neden ölmediniz?' deniyor. Madem ölmediniz, ömür boyu hapiste çürüyeceksiniz. Avukat Ercan Kanar da iddianameyi şöyle değerlendirmiş: "İddianamede ileri sürülen suçun, vasfından dolayı TCK'nın 302. maddesinin uygulanması istemi tamamen kurgusal, abartılı ve hayali bir senaryonun ürünü olarak değerlendirilebilir. Yardım deniyorsa bunda 302. maddeyi uygulama isteği ceza hukukunun temel ilkelerine aykırıdır. Yardım fiili hiçbir zaman 302. maddenin terif ettiği fille aynı değildir. Savcılık daha çok 'Neden çarpışarak ölmediler' anlayışıyla bir iddianame hazırlamış." Müebbet hapsi istenen Ramazan Yüce'nin avukatının son derece ciddi itirazları var doğal olarak. "Yüce vatan haini değildir. Askerlik hizmetini yaparken termal kamera, telsiz görevlisi olarak görevlendirilmiş. Bu göreve ancak başarılı ve güvenilir kişiler getirilmekte. Ayrıca kendi beyanına göre askerlik hizmetini yaparken birçok teşekkür ve takdirname almış. Eğer kendisi kaçırılmasaydı 10-15 gün erken terhis edilmesi söz konusu olabilirdi. Yüce'nin Roj TV'de yayımlanan konuşmaları kendi özgür iradesiyle olmamıştır. Bunu ifadesinde açıkça dile getirmiştir. Yüce'nin diğer askerleri PKK'lılara ateş etmemeleri için ikna ettiği iddiası da gerçekdışıdır." Ne tuhaf film Bu tuhaf filmin senaryosuyla yakından ilgilenen Taraf gazetesi, hızla olgunlaşmaya, doğru gazetecilik yolunda gayretlerini artırmaya devam ediyor. Bu üstünden atlayıp unutuvermemizde kimilerince binlerce yarar görülen konuya etraflıca bakan yegâne gazete Taraf'tı. Doğru soruları da Taraf yöneltti. Ramazan Yüce ifadesinde, "Ben PKK'nın Dağlıca'ya baskın yapacağını dinledim, katırlarla geldiklerini termal kamerayla gördüm, hepsini rapor ettim" diyor. Tuhaf, değil mi? Böyle bir rapor varsa, gizlenebilmesi mümkün olmasa gerek. Taraf'ın daha ayrıntılı sorusu hepimizin sorusu olmamalı mı? "Yüce'nin sözünü ettiği raporlar nerede? Yüce, birliğin telsiz dinleme ve kestirme görevlisi ve günlük rapor vermek onun görevi, bu yüzden 'Rapor vermedi' denemez. Eğer gerçekten vermediyse, bu temel görevini savsaklayan er, çatışma günü bile nasıl hâlâ en kritik mevzideki en önemli görevde tutulmaya devam edildi? Yalan söylediğinin anında belgeleneceğini bile bile 'Ben PKK'nın gelmekte olduğunu bildirdim' diyen telsizci er Ramazan Yüce'nin söylediklerini bu durumda gerçek kabul etmek doğal değil mi? öyleyse böyle hayati bir istihbaratı veren bir askerin PKK'lı olduğunu ileri süren savcı ne kadar inandırıcıdır?" Yüce'nin bir şarjör ateş ettiğini, sonra şiştiğini iddia ettiği silah da ortada yok. Silahını kullanmadığının kanıtı nedir? Sorulacak daha çok soru var elbet. Ama rehin olarak Roj TV'de kendisine dikte edilenleri dile getirmesinin bağışlanamaz bir suç gibi ilan edilmesi de en azından yakışıksız kaçmıyor mu? Bu rehineler ve iletişim teknolojisi çağında televizyonda gördüğümüz bütün tutsakların kendilerini tutanlar lehine konuşmalar yaptığına defalarca tanık olduk. Hiçbirinin ülkesine teslim edildiğinde bu konuda sorgulandığını, suçlu ilan edildiğini ise işitmedik. İşkence altında verilen ifadelerin geçerli kabul edildiği, işkencenin ısrarla inkâr edildiği bir yargı sisteminin sorgulanmazlığını mı kanıtlıyor bu durum? Herkese galiba şu asal soruyu sormakta yarar var. Kafanıza hiç silah dayandı mı? Kimsenin ölümle sınanmasını istemeyiz elbet. Ama kimi durumlarda herkesin ölümle yüz yüze geldiğinde göstereceği hayatta kalma gayretinin sınırlarını tartmasında yarar var. Ramazan, bir askeri hezimetin sorumlusu ilan edildi. O gencecik omuzlarına olağanüstü acılı bir çarmıh yüklendi. Hikâyesi biraz aceleye geldi. 'Ben teröristim' diye gezinen ama en hayati görev başında tutulan telsizci Ramazan Yüce, Kürt olmasının, Kürtçe bilmesinin kurbanı oldu. Ramazan'ın anası, oğluna ayrımcılık uygulandığını iddia ediyor. Sizin de aklınıza bu gelmemiş miydi yoksa?

Çarşamba, Ocak 02, 2008

Yeni yil sofrasi

Yeni yil gecesi güzeldi. Sonraki gün kötüydü. Aksama kadar sürekli kustum ve artik dayanamayip acile gittik. Gida zehirlenmesiymis. Serum ve ilaclardan sonra kendime geldim biraz. Bugün de biraz halsizim ama yine de düne göre cok cok iyiyim. En azindan kusmadan bir seyler yiyebiliyorum.

Neyse... Yine de 2008 güzel bir yil olacak, bana öyle geliyor. En azindan kendi adima sanssizlik ve bahtsizlik limitimi biraz da olsa doldurdum ilk günden.

Pazar, Aralık 23, 2007

Tren


Bugün, trenle Zurih`e gidip geldim. Yol cok güzeldi. Ilginctir ki, Almanya sinirini gecer gecmez her yeri kar kapladi. Yol boyu agaclar, evler, tarlalar hep bembeyazdi ve her yer sisliydi. Yolu trenin restorantinda gecirdim. Güzel bir sütlü kahve ictim. Karsimda duran adam olmasa, onunla konusmak zorunda olmasam, bu yolu izlemek nasil zevkli olurdu, diye gecirip durdum icimden. Arada gözlerimi kacirip disariyi izledim. Gözlerim tekrar adama dönerken, önce adamin yakasindaki yaprak seklindeki rozete illa ki bir ugrayip, sonra adamin suratina variyordu her seferinde. Adam da bunu farkedip, bir süre sonra rozetinin ne oldugunu anlatti. Benim gözler yine de ayni kacamagi yapmaya devam edip durdu, yol sonuna kadar. Belki beyazdan sonra göz direkt ortamdaki carpici diger renklere yogunlasiyor. Anlayamadim. O yolu bir gün tek basima yine gidecegim. Belki, bu hafta icinde tekrar gitmem gerekecek. Yine, güzel bir kahve esliginde, karli yolu izleyip, hayal kura kura gidecegim. Ohh, ne güzel, mutlu oldum!

Perşembe, Aralık 13, 2007

13 Aralik

Yaslilar cok güleryüzlü burada. Elbette ki geneli degil ama cogunlugu öyle. Hem güler yüzlü hem de bakimlilar. Hele bazi yasli kadinlar ve onlarin saclari. Öyle güzel topuzlari var ki. Son 40 yildir her sabah ayni sac modelini yapmanin verdigi bir pratiklikle carcabuk, neredeyse kullandiklari tokalari bile görünmeyecek sekilde ustalikla yapiyorlar. Otobüste ya da orada burada rastlayinca dikkatle inceleyip ayni modeli kendi saclarima yapmak istiyorum ama hic bir vakit basaramiyorum.

Buradaki yaslilar mutlu ölmek istiyorlar galiba. Yasadiklari son günlerin de bile geride kalanlarin onlari mutlu ve tertemiz hatirlamasini istiyorlar belki de. Cocuklari ürkütmemek icin bile giyiminize kusaminiza özen gösterin, gibi bir cümle var aklimda ama nereden hatirladigimi bilemiyorum. Belki bir Dostoyevski romanindan olabilir.

Bizde ise yasliligin degeri, gördügü gecirdigi dertlerle ölcülür. Dert cekmis olmak, o cektigin derdi ölene dek üstünde tasimak bir bilgeliktir sanki. Agirligi, saygidegerligi oradan gelir sanki yasliligin.

Bakimli, neseli bir yaslinin yüzünde ölümü, hayattan coktan vazgecmis, mutsuz bir yasliya nazaran daha net görüyorum. Birincisinde halen hayat var ve ne yazik ki o hayat cok gecmeden bitecek.
Bugün, calisirken arkamda bekleyen yasli bir kadin "sana saclarinin cok güzel oldugunu söyleyen biri var mi etrafinda, bunu söylüyorlar mi sana?" diye sordu, gülümseyerek. Ben de cekine cekine "evet, iste, bazen" diyebildim.

Cuma, Aralık 07, 2007

Uyandim sabah ile, gözyasim sile sile

Sayfamda bir sorun mu var?
Ekmekcikiz böyle bir uyarida bulundu da.
Bana buradan her sey normal görünüyor ama... Bir reklam sayfasi falan mi geliyormus acilinca, sonra takiliyor, gitmiyor muymus? Bazi okuyucular hic bir sorun olmadigini söylüyor, bazilari sayfaya ulasilamadigini.

Neyim var benim, saklamayin benden, söyleyin!
Hasta miyim?