skip to main |
skip to sidebar
Ve gelmis sene 2007.
1990 yilina girdigimizde, okulda bir türlü elimin 90 yazmaya alismayisini, yanlislikla defterin üstüne 198. diye yazmaya baslayip, tekrar karaladigimi hatirliyorum.
Yilbasi gecesi calisacagim ben. En iyisi olacak. Hic bir aktiviteye dahil olup, cok mutluyum, heyecanliyim, costum costum diye ortalarda dolanasim yok bu sene. Yeni yil havasina da niyeyse giremiyorum bir türlü. En iyisi calismak.
11 ocak gecesi Istanbul`a gidecegim, 12 günlügüne. Belki de bu plandan dolayi, odaklandigim, esas hedefim bu oldugu icin, yeni yil sadece asilmasi, gecilmesi gereken zaman engellerinden birinin, bir günün adi.
Aslinda öyle zor oluyor ki bu gidip gelmeler. Döndükten sonra kendine gelmeler.
Milli Piyango bileti aldirdim kendim icin S.ye. Hayatinda ilk defa bilet aldi. Tembihlerim üstüne, biletleri secerken, icinden "lütfen TT`ye ciksin" demeyi de ihmal etmemis. (Tam bunlari yazarken, bir arkadasim da bir yandan, bu bilet hikayesinin ona hatirlattigi Nazli Eray`in bir hikayesini anlatiyor bana)
2007 güzel olacak diye bir his var icimde. Hayir, biletlerden bir umudum yok. Onlara güvendigimden degil. Ama bir rahatlama olacak, su aylardir akan sularin artik yatagini bulacagi bir dönem olacak gibi.
Hepinizin yeni yili kutlu olsun. Huzur olsun, saglik olsun, bol kazanc olsun.
Polis aslinda komik bir kelime. Sekli, sesi falan. Ama ben korkarim. Hele de Alman polisinden. Onlari görüp de korkmayan azdir bence. Ama sokakta arabalariyla ya da kocaman atlariyla, gülümseyerek gezenlerden degil. Tam is üstünde olduklari zaman cok korkuyorum ben Alman polisinden. Kalbim hizlica carpiyor, hafif elim titriyor. Gözgöze gelmemek icin belirgin bir caba sarfediyorum.
Dün gece, eskiden her haftasonu, son aylardaysa arada bir calistigim barda calistim yine. Gece saat 02.00 gibi üc polis belirdi kapida. Ücü de tek kaliptan cikmis gibiydi, uzun, sari, cevik ve sert bakisli. Iste tam bunlar, benim dedigim korkunc Alman polisleri.
Barda calisan genc bir cocuk var. Onu masada otururken gördüm bir ara. Aslinda calismasi, barda durmasi gerekiyordu. Patronlarin, polisleri disari dogru cekip, ne oldugunu anlamaya calistiklari sirada gözgöze geldim onunla. Gözüyle elindeki sigarasini gösterip, sigara molasi veriyorum demek istedi. Ama hic öyle degildi, gözlerinden ve oturusundan o kadar belliydi ki; cok korkuyordu. O, kacak yasiyor Almanya`da.
Aylar önce ona cesitli cözüm yollari önerdigimde, alaysi bir sekilde suratima bakip, "aa ben bunlari hic düsünmemistim!" demisti.
Bakislari cok fenaydi. O duygu nasil ifade edilir bilemem ben. Icim cok acidi onun icin. Bir insan icin. Bu dünya icin. Bu haritalar icin. Bu göcmeler icin. Bu baska dünyalar sevdasi icin.
Zaten bu sikintisini hep üstünde tasiyan biri o. Tam olarak kendisini gevsetip, birakmayan, sürekli tetikte olup, sürekli aklinin bir yaninda bu dert varmis gibi yasayan biri. Annesini 8 yildir görmedigini ve cok özledigini söylemisti bir defa bana. Ben de annemin kuzusuydum derdi bir de, gevezeliklerimle onu gicik etmeye calisinca.
Cok istiyorum bir insanin o halini, gerisinde onlarca yüzlerce duygu barindiran o halini tasvir edebilmeyi. Onun, o masada oturup da, buhar olmak isteyen halini. Ama bunu beceremem ben.
Fotograf sevdalilarinin oldugu bir foruma derdimi yazdim. Elime alacagimi bilmenin bile heyecan verdigi bir Leica marka fotograf makinasi mi (hatta almaya gücümün yetmesinin imkansiz oldugu bir modelinin fotografini gögsüme bastirip sevdim:) yoksa Canon mu alsam diye. Sagolsun bir kac kisi beni iyi aydinlatti. Sekilci olma, karizma pesinden kosma, hem bu yeni Leica`lar artik senin bildigin gibi degil diye. Kararimi vermeye yaklastim gibi.
Bugün pazar. Ben tam asosyal olmusum. Hic bir sey yaptigim yok. Evde tek basima tv, bilgisayar, film ve kitaplarla oyalanma disinda. Bunlara bir de dikis nakis katma evresindeyim. Ama sosyallesip, insan icine girme yok. Ne bileyim bunu istiyor muyum? Elbette istiyorum ama burada da o keyif alacagim cevre ve ortami bulmam cok zor, ki ben bunu coktan anlamistim. Belki de ondan böyle sakinlesmem. Telassiz olusum. Türkiye`de iken vakit bosa geciyor, cikalim disari, sunu yapalim bunu yapalim telasim yok burada. Haftasonu bos gecti diye sikintilara girmeler falan. Buradaki sayili arkadaslarimin seyrek de olsa bir seyler yapma tekliflerini geri ceviriyorum genelde. Cünkü neseli olamiyorum onlarlayken.
Neyse, ben teyzeme gideyim.
Iyi bir digital fotograf makinesi almaya karar verdim. bugün iki büyük magazaya baktim, karsilastirmalar, incelemeler yaptim. Notlar aldim. Geldim eve internetten tekrar arastirdim, test sonuclari falani filani. Ama karar veremedim halen. Anlamam ki ben. Yarin belki yine gider, saticinin ellerine birakirim kendimi. Acele etmek de istemiyorum ama aylardir alma niyetimi artik gerceklestirmek, yeni oyuncagimla oynamaya baslamak istiyorum hemen. Tabiki cok profesyonel bir model almayacagim ama bir yandan da aklimdan geciyor, almisken oldukca iyisini al diye. Sonra diyorum ki; beni ezebilir o makine zamanla. "-Aldin beni, masallah, neler cektin neler! "der, dillenir diye korkuyorum.
Önerisi olan var mi?Fotograf: A. Rodchenko
Is yerindeyim simdi. 11 de geldim, 3-4 saat calisip, cikacagim. Hava cok soguk disarida. Ellerim dondu sabah gelirken. Evde, biryerlerden buldugumuz bere, sac bandi karisimi bir sey vardi. Onu taktim kulaklarima gelirken. Cok sicak tutuyor, polar kumastan. En güzel yani, sac bandi gibi ama iki ucu birlesmemis durumda, bilhakis cit citli (cit cit degil de, hani cocuk spor ayakkabilarinda olur ya, adi nedir onun?). Sacinizi bozmadan kafanizin üstüne güzelce yerlestirip, enseden tutturuyorsunuz. Basit bisey ama cok kullanisli bence.
Karnim ac yine. Eve gidip, köfteli, patatesli, salcali bir yemek yapmayi planliyorum. yanina da pirinc pilavi. En sevdigim pilav.
Dün istanbulda ufak sarsintilar olmus. Duydugumda cok endiselendim.
Kirmizi rujumu kaybetmisim galiba, bulamadim günlerdir. S. bana daginik dedi.
Bir defasinda bir yazi yazmistim buraya. Önce ona okuttum. Bana "sana Ayse Arman`lik bulasmis" dedi. Cok utandim, kaldirdim hemen yaziyi. Öyleydi ama. Oldukca simarikcaydi.
Dün gece evde tektim yine. Hotel Ruanda yi izledim. Kimseye önermiyorum. Izlemesin kimse. Insanoglunun ne assagilik oldugunu, sirf bu cinsten oldugumuz icin bile sabah aksam kirbac yemeyi hakettigimizi kabul etmeyen kimse izlemesin diyeyim ya da. su gazeteleri günlerce mesgul eden 17 aylik bebek olayini duydugumda da bunu hissetmistim. hepimiz kötüyüz. ne sadece annesi, ne diger adamlar, ne de baskasi suclu. insanin gercegi bu. bunu yapan bir insan.Tanpinar`in Mahur Beste sini okuyorum. Kütüphaneden aldim. Bu kütüphaneye türkce kitaplari kim seciyor bilmiyorum ama bazen cok iyi kitaplar geliyor. Mesela halen ara ara göz atmaktan zevk aldigim, hatta kahkahalar attigim ve siddetle baskalarina tavsiye ettigim ya da hediye ettigim John Kennedy Toole `un Aliklar Birligi kitabini da buranin kütüphanesinde görmüstüm epey zaman önce. Yazarinin intihar etmeyip de bir baska kitap daha yazmis olmasi ve onun elinden baska bir kitabi daha okuyabilmek icin, bu sabah aksam kirbac yemesi gereken insanlarin ömründen biraz eksilmesine hic bisey demezdim.
Ignatius... bir dönem Goretta` nin La Dantelliere (Dantelci Kiz) filmi beni cok etkilemisti. Sonra Bartleby` i hediye etti birisi bana, benim yillar sonra Aliklar Birligi ni hediye ettigim bir hocam. Hep aklimdaydi Bartleby, hayrandim ona. Kedimin adini da Bartleby koymustum. Ama ben kisaca leby derdim. Ince Memed cikti sonra karsima. tüm seriyi 2 haftada bitirdim. Ona biraz asik olmustum. Bir erkek gibiydi o, hayali bir kahramandan cok, ete kemige bürünmüs bir erkek gibi. Onun gibi biri ciksin, alsin beni daga cikarsin diye bekledim. Ki halen icimde bir yerlerde öyle bir erkek hayranligi vardir. yola gider yol yakisir, ata biner at yakisir cinsinde...:) En son Ignatius u buldum iste. Anti kahramanim benim, Ignatius Reilly.
Bu sabah gün daha agarmadan ilk kahvemi ictim. Biri italyan digeri türkiyeli/kürt iki kadinla birlikte. Ikisi de her sabah o saatlerde (03.30) uyaniyor. Önce benimle kahve ictikleri radyo binasina gelip, bir kac saat temizlik yapiyorlar ve ardindan esas 8 saatlik islerine gidiyorlar. Ikisinin de gözleri cok yorgundu. Yüzleri, uykuyu alamamanin verdigi bir siskinlikteydi. Birbirleriyle almanca konustular. Ikisinin de almancasi cok kötüydü. Calismak istemeyen koca, kiymet bilmeyen cocuklar ve davetsiz gelen misafirler. Ikisi de bu ücünden cok cekiyormus.
O radyo binasini, birkac saatligine de olsa ele gecirebilirler isteseler.
Dondurmam Gaymak filmini izledim gecen hafta. Eglenceli bir filmdi ama beni etkiledigini söyleyemem. Hafizamda yer kaplayip zaman zaman aklima gelecek bir film degil. Eglenceli ve sicak bir filmdi. Bu film icin cok sey duymus ve okumustum ama bende esas ön yargiyi olusturan filmi görmeden önce yönetmeni tv de görmemdi. O an farketmistim, bu adamin yönettigi bir filmse, kesin beni cok da etkilemeyecek diye. Cok kisa bir konusmasini dinlememe ragmen neden böyle düsündügümün sebepleri cok uzun.
Bu filmden sonra sürekli olarak Karpuz Kabugundan Gemiler Yapmak filmi geldi durdu aklima. Ne güzel filmdi o. Önümüzdeki günlerde tekrar izleyecegim.
Yine gecen hafta teyzemle Noel kurabiyesi yaptim bol bol, cesit cesit. Dagitildi yine herkese. Ben henüz hic yemedim, benim payim teyzemde duruyor hala. bugün gidip alirim belki. Ben teyzem hevesleniyor diye, o da ben hevesleniyorum diye yapiyoruz galiba bu bayram bahanesiyle, tatlidir, börektir, kurabiyedir yapma isini.
Insanoglu ne ilginc. Aslinda insanoglu, insanogullari arasindayken cok ilginc.
Dün Fransa ya gittim. Besancon`a. Güzel sehir.
Cok zaman önce, ben kücükken, boyum yasimdan kat kat kücükken, televizyonda bir kampanya reklami görmüstüm. Ipana dis macununun iki adet bos kutusunu bir zarfa koyup, bilmem ne Moda/Istanbul adresine gönderenler, cekilis sonucu "Pofuduk Terlik" kazanacakti. Aynen böyleydi terligin ismi , ben ilk defa duymusum bu ismi. Reklamin sonunda o terlikleri de gösteriyorlardi, renk renk, tüylü tüylü, hmmm, yumusaciklardi belli ki.
Benim gözüm döndü o terlikleri görünce. Neyine heveslendim bilmiyorum ama cok istedim onlari. Evde bir tane ipana kutusu (kagit kutusunu diyorum) buldum. Daha zaman da var cekilise. Ama öyle cok da yok. Bir tane eksik, para verip almak gibi bir fikrim hic yok. Aksamlari, annemler bizi yanina katip ya amcama ya teyzeme gezmeye gidiyorlar. Ben orada derdimi aciyorum ama onlarda da yok, bos ipana kutusu. Sikintisi cok sürdü, günlerce yatagimda care aradim. Ama kimse heyecanimi anlamadi. Ona sor , yok. buna sor, yok. Daha kime sorsam diye düsün. baska kimse de yok sorulacak. Ama öyle istiyorum ki o terlikleri.
Buldum bir zarf. Koydum benim günlerdir elimde dolasip, daha da ezik büzük olan bir tane ipana kutusunu icine, yazdim adresi, verdim postaya. Aklimca cinlik yapacagim. Aslinda hic cinlik degildi niyetim, tam tersi cok caresizlikti. Ama nerdee, anca rüyamda görürüm ben o terlikleri. Gördüm de. Mahalleye bir kamyon geliyor. Tika basa terlik dolu ici. yol alirken kamyon, pitir pitir dökülüyor bir yandan da terlikler yerlere. Hatta "Pofuduk Terlik" disinda cesit cesit, renk renk coraplar da var icinde.
Kendimi marazli gibi hissedecegim simdi bunlari yazarken ama 3 gündür kesintisiz devam eden bir basagrisi cekmekteyim. Hele dün gece cok siddetli gecti. Sabah uyandigimda da hic degismemisti. Yataktan zorla cikip, eczaneye gittim ve güclü bir agri kesici istedim. Kadin migren icin olanlardan birini verdi. Simdi biraz daha iyi gibiyim. Ama lütfen migren olmasin bende :(
Sabahlari cok susamis olarak uyaniyorum ama ac karinla su icmek de bazen midemi bulandiriyor. Eskiden, cok eskiden sabah uyanir uyanmaz ac karinla buz gibi bir kutu kola icmeye alistirmistim kendimi. Bir kac ay böyle devam etti ve beni nasil da güzel rahatlatiyordu o soguk kola. Ama sonra sonra, bu benim midemi oyar bee dedim ve kestim icmeyi. Simdilerde sabah susuzlugumu bir bardak bol nesquikli soguk süt ile gideriyorum. Zaten nesquik olmadan sütü de icemem. Kücükken de cok süt icirmemisler bana. Bir defasinda disci dislerime bakip da, cok saglikli olmadiklarini görünce, baban malzemeden calmis demisti, aynen de öyle olmus.
Halen uyku problemim devam etmekte. Son bir haftadir sürekli uyanip duruyorum geceleri ve uyanir uyanmaz cin gibiyim. Gözlerim daha da yorgun bu yüzden. Gecen gün gözlerim icin bir sprey aldim. Göz kurulugunu önleyip, kasinmayi giderip, gözü rahatlatiyormus. Iki gündür kullaniyordum, ilk baslarda yakiyordu gözümü ama iyi geldi gibi. Dün is yerinde staj yapan kücük arkadasin da gözleri cok yaniyordu, ona da verdim, o da sikti gözlerine ve iyi geldi dedi. Fakaaat, ben bugün bilincli kullanici olayim dedim ve su spreyin nasil kullanildigini okudum ve gördüm ki sprey gözün icine degil, gözü kapattiktan sonra üstüne sikilacakmis :) Ah ah ben bu kafayla.
Carl von Ossietzky, Nazilere karsi direnisin sembolü.
1889 da Hamburg`da dogar ve 2 yasindayken babasini kaybeder, bir teyzesiyle yasamaya baslar. Okul hayati pek basarili degildir ve 1907 de Hamburg sulh mahkemesinde yardimci yazici olarak calismaya baslar. 1908 yilinda Alman Demokrasi ve Baris Birligine üye olur. 1911 yilinda "Özgür Halk" gazetesinde calismaya baslar ve 1926 dan itibaren "Weltbühne" dergisinin sef editörü olur ve orada yayinlanan yazilarindan dolayi defalarca yargilanir. 1931 yilinda gizli silahlanma ile ilgili yazdigi bir yazisi ülkesine ihanet ettigi gerekcesiyle 18 ay hapis cezasina carptirilir. Avukati disinda, Thomas Mann ve Albert Einstein`in cabalari da cezasinin iptal edilmesini saglayamaz. 22 Aralik 1932 de sartli tahliye edilir Ossietzky.
Tekrar Weltbühne`de yazmaya baslar, fakat 1933 de dergisi yasaklanacaktir. Arkadaslarinin yurt disina kacmasi yönündeki ögütlerini herzaman reddeder. 28 Subatdaki "Reichstag " kundaklamasinin ardindan gestapolar tarafindan yakalanir ve toplama kampina gönderilir. Oldukca agir sartlar altinda yasamak ve gördügü fiziksel baskidan dolayi defalarca hapishane arkadaslari tarafindan hayata döndürülen Ossietzky`e 1936 yilinda tüberküloz teshisi konulur. Ve ayni yilin kasim ayinda aciklanan nobel baris ödülü Ossietzky`nindir. Adolf Hitler ödülü almak icin Oslo`ya gitmesine izin vermez ve tören onsuz gerceklesir. Nobel artik tüm almanlar icin yasaklanmis, onun yerine hitler baska bir ödül koymustur.
4 mayis 1938 de agir kosullarda yasamak ve tüberkülozdan dolayi hayatini
kaybeder Ossietzky. kasitli olarak tüberküloz bulastirilmis olacagi ise herzaman bir süphe olarak kalmistir.
Simdi Ossietzky`nin adina okullar, üniversiteler ve ödüller var Almanya da. Oswald Andrea`nin yazdigi ve daha sonra sarkilastirilan bir siir var, "Mahkum No: 562" bu Ossietzky`nin yillarca gögsünde tasidigi numara. Siirin bir kismini asagida türkceye cevirdim. Sarkiyi dinledim, biraz cocuk sarkisi gibi, ki cocuklar icin yazilmis zaten.
Bir defa binin yarisi
ve bes defa düzine
ve iki defa bir
Cocuk, cocugum,
topla simdi bunlari.
ve buldun sayiyi
ki ben onu kastediyorum
.....
Bir numaraydi.
sadece bir numara.
bircogundan yalniz birisiydi.
Numaralar, okadar cok ki
insanlarin ceketlerinin üstünde.
iste ben onu kastediyorum
....
O, haksizliga karsi savasti
cocugum,
unutma bunu.
Uyanik ol, birseyler yap özgürlük icin.
yoksa bir hic,
bu kelime tek basina.
Evet, bugün dogum günümdü. Öyle özel bir eglence ya da kutlama yapmadim. Sadece bir pasta hazirlayip teyzeme gittim. Diger teyzem, dayilarim, kuzenlerimin hepsi oradaydi ve cok iyi oldu bu. O koca pastayi keyifle yiyecek cocuklar vardi en azindan. herkes pastayi cok begendi. Dün geceden beri nasil bir pasta yapsam diye arastirip durdum ve sonunda tamamen uydurma bisey cikardim ortaya. Ama mutlaka ki gezdigim yerlerden farkinda olmasam da birseyler eklemisimdir. Internette pasta tarifi yazan tüm sayfalara tesekkürler :)
Sabah uyanir uyanmaz ablamin hediyelerini gördüm. Cok güzellerdi. O ciceklerin üstündeki sirin iki figür de onun hediyelerinden biri. Pasta icin malzeme alisverisi yapip eve geldigimde kapi caldi. Kapida elinde cicekle bir kadin vardi. Sevgilim bana cicek göndermis! Hic beklemiyordum. Taa oralardan... Cook mutlu oldum. Ama esas ilginc hediyem teyzemlerin aldigiydi. 12 kisilik catal bicak takimi!!! Gecen haftasonu, teyzemlere, annemle konusmamizi ve annemin bana, artik ceyizini hazirla seni bu yaz evlendirecegim dedigini anlatip gülmüstüm. E annemin kardesleri de ayni kafadaymis, aldiklari hediyeye bakilirsa :) Ama cok begendim takimi. Ayrica kuzu kuzu annemin sözüne de gelmisim galiba ki, alma gibi bir planim vardi biraz bulanik da olsa. Gerci yok daha, yok yok, hic bir söze gelmedim. Bakalim, dursun onlar... lazim olurlar elbet.
Keyfimiz yok, yapacak isimiz cok ama masallah yemeden yana sikintimiz yok. Istahim yine iyi acildi bu siralar. Eve girer girmez yapmak istedigim ilk is yemek hazirlamak ve doyasiya yemek. Yapmam gereken esas isleri yapmamam icin iyi oyaliyor nasil olsa beni bu mutfak isleri. Fotograftaki de gecen gün yaptigim acem pilavi. Lezzeti oldukca güzeldi. Yaparim ben bunu ara ara artik.
Yarin, cumartesi benim dogumgünüm. Kendi pastami yapmak istiyorum. Teyzem sagolsun bana iki hafta önce, tarihi karistirip bir dogumgünü pastasi almisti. E bir daha da bekleyemem sanirim kadindan. Siteleri karistiriyorum simdi, ne yapabilirim diye. Henüz karar veremedim. Söyle satafatli süslü bir sey olsun istiyorum. Eger güzel olursa fotografini koyarim pastanin.
Dün aksam kentimizdeki film festivalini ziyaret ettik. gecenlerde tesadüfen yolda rastladigim, eski almanca partnerim Markus`la. Festivalde bir de Türk filmi yarisiyor, Reha Erdem`in Bes Vakit`i. Hatta bizim film baslamadan, Bes Vakit`in gösterimi varmis ve biz salona girerken film hakkinda konusma yapiliyordu. Alman sunucu, Nuri Bilge Ceylan`in Uzak filmi ile ilgili biseyler soruyor, anlatiyordu. Bir de türk konusmaci vardi, galiba oyunca falandi. taniyamadim.
Ben istemeye istemeye, Markus`a söz vermis oldugumdan dolayi gittim sinemaya. Bu siralar cok ciddi bir sekilde yapmam gerekenler var. Sallamadan, savsaklamadan. Iste bu sebepledir ki, kolumu bile kipirdatma istegim yok. Cocukken sofrayi kurmam gerektiginde, karnima bir agri girmesi ve o sebepten kanepede kivranmam gibi bir sey. Yani karnim gercekten mi agriyor yoksa sofra kurma isiyle ugrasmak istemedigimden ben mi uyduruyorum bunu bilemiyorum. Ama bildigim, ben böyle durdukca, yapmam gerekenler daha da birikiyor ve yumurta cok fena yaklasti.
Iki gündür yine bu okul islerine gömüldüm. Gömüldükce de kafam iyice karisti ve icinden cikamaz oldum. Istedigim master programlari ta ülkenin bilmem neresinde ya da oraya girmem icin yüklü bir paraya sahip olmam gerekiyor. Ya da öyle bir dosya istiyor ki benden, benim hic sahip olamadigim cinsten. Ve bu arastirma süreci beni tam bir sapsal yapti. Kendimi mesleki anlamda cok eksik, beceriksiz, hic bir pariltisi olmayan biri gibi hissediyorum. Neredeyse bazilarina basvurmaya cekinir bile oldum. Kendini yetersiz hissetmek ne kötü bisey. Bunu öyle bunaldim falan diye hissetmiyorum. Eksiklerimi cok net gördügümden. belki bir önceki yazimdaki Halit Ayarci gibi baksaydim duruma farkli olurdu. Ama burasi avrupa zaten. Halit Ayarci mantigini burada kimseye yutturamama ihtimalim de yüksek.
Gectigimiz günlerde Ahmet Hamdi Tanpinar`in "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nü okudum. Tanpinar`la bu kadar gec tanisan her türk vatandasinin yasayabilecegi saskinligi yasadim. Gercekten hic beklemiyordum böyle bir kitap. Tanpinar`i cok sik duyuyordum, okuma zevkine ve bilgisine güvendigim bazi kisilerden. Özellikle S. onunla ilgili bir makale yazmak istedigini söylüyordu onceleri (halen öyle bir plani var sanirim). Yakin günlerde, Orhan Pamuk`un Nobel ödülü almasiyla ilgili yorumlarda da adina cok defa rastlamistim Tanpinar`in.
Tanpinar`i okuyunca sanki Orhan Pamuk, Oguz Atay gibi sevdigim yazarlarin kitaplarindaki bazi taslar daha net oturdu yerine. (bu arada bir de Henry Miller`i hatirlatti bana Tanpinar-bunun sebebini tam cözemedim ama S. bana aciklar belki.)
Bir ülkenin her alandaki tarihinin izlerini günlük yasantida görebiliyor insan. Mimarlik tarihinin, edebiyat tarihinin, müzik tarihinin... Strassburg` a gittigimizde özellik bunu cok hissetmistim. O kentte dogan bir cocuk olmak, o sokaklardan gecerek okula gitmek, o kanalin kenarinda ilk defa asik oldugunu hissetmek ya da o binalara bakarak hayal kurmak... eminim arti on puanla hayata baslamak gibi bir sey. Ince bir estetik zevkiyle donatilmis bir kentin cocugu olmak.
Ben ne öyle bir kültürden ne de öyle bir aile egitiminden geliyorum. Yaptigim her seyde de bu incelikten yoksunlugum ve bastan savmaligim hissedilir. Bu elbette ki yaptigin seye inanmakla da alakali ama hem özen eksikligi hem de daha mükemmelini yapmak istemek... ikisi de birbirinin zitti fikirler. Tam da cagimin hastalikli genclerinden birisiyim galiba.
Tanpinar`in kitabinda, Halit Ayarci ile Hayri Irdal arasinda gecen asagida yazacagim dialog oldukca acikca gösteriyor sanki, bu birbirine zit iki duyguyu....
Halit Ayarci yine cok terbiyeli bir sekilde esnedi:
-Yine ayni mesele... dedi. Daha dogrusu hep ayni mesele! Aziz dostum, siz sifa kabul etmez bir gayri memnunsunuz... Bu islerde bilmek ikinci derecede kalir. Yapmak vardir, sadece yapmak!..
Sonra kendi kendine konusur gibi ilave etti:
-Bilgi bizi geciktirir. Zaten ne sonu, ne de gayesi vardir. Mesele yapmak ve yaratmaktadir. Bilselerdi, bilselerdi... Fakat bilselerdi bunu yapamazlardi. Bu heyecana, bu icada, bu kendiliginden bulmaya erisemezlerdi. Bilgileri buna mani olurdu.
...Bir yanda yaptigin ise inceligini, bilgini katmak gerektigini iddia eden biri, diger yanda bilginin seni yavaslattigina inanan biri.
Bir yanda da bu iki bakis acisina ayni bünyede sahip olan biri...
Bizim köyümüzde bir tane ziyaret vardir. Kücükken her yaz köye gittigimizde mutlaka oraya gider, niyaz olurduk. o zamanlar hafiften midem bulanarak kücük odanin icindeki mezar tasinin basindan bir parca toprak alir agzima atar ve üstündeki yesil örtüyü öpe öpe etrafinda döner, agzimda, annemin tembihledigi sekilde, ailemi, kardeslerimi koru, hepimize zihin acikligi ver diye duamsi biseyler mirildanirdim. En iyisi orada uyumakti büyüklerimize göre, eger orada uyursak bize zarar verecek tüm kötülüklerden kurtulacagimizi söylerdi büyüklerimiz. Hele bir de üstünde defalarca oturulmus, toprak ve ugrayan her insanin kokusu sinmis hali ve minderlerin üstünde uyumayi basarip üstüne rüya da görebilmissen cok sevinirlerdi. Bu, bizim o ziyaretin de korumasiyla büyük adam olacagimiz anlamina gelirdi. Ama hic uyumadim orada ben. Gerci annem halen "siz oranin (o ziyaretin) cocuklarisiniz, onun sayesinde böyle, basiniza bir is gelmeden okuyup adam oldunuz " der.
Eskiden babaannem de biz, kücük torunlarini yanina alip, alakasiz zamanlarda, sebebini hic anlamadigim ziyaretler yaptirirdi bize oraya dogru. Aslinda hic de yakin degildir orasi bizim köydeki evimize ama biz neyse de babaannem o yasli haliyle oralara kadar nasil yürürdü simdi anlamakta zorluk cekiyorum.
Simdi babaannemin de dedemin de mezari o ziyaretin yanindaki mezarlikta. Halen arada bir birinin adagi ya da kurbani icin oraya gittigimizde, babaannemin hayattayken anneme cektirdigi tarifsiz iskencelerden dolayi pek de sicak olmayan duygularla yöneliriz onlarin mezarlarina dogru. Babaannem gercekten kötü bir kadindi. Hatta okadar kötüydü ki, ben ona benziyorum diye annem bile bana bu benim bir sucummus gibi yaklasmistir cogu zaman. Eminim bunu istemeden elinde olmadan yapmistir annem ama daha cok kücük bir kizken aglayarak anneme "neneme benziyorum diye beni sevmiyorsun biliyorum" dedigimi hatirliyorum. Hem de cok benziyormusum ona. Yine gectigimiz yillarda o ziyaretin bahcesinde cok yasli bir dede(babaannemin yasiti) beni görüp, aglamisti, ayni nenesi bu diye. Sanirim adami bir 50 yil öncesine götürdüm. Bu yaz da halam beni görünce agladi, sanki annemi gördüm dedi.
Ama benim dedem cok tatli bir dedeydi. Babaannemin kötü anisini unutmak icin onu da istemeden ailecek hafizamizdan biraz sildik belki. Ama o cok tatli bir dedeydi. Cok az sey hatirliyorum ona ait. En net hatirladigim ani, onu kel kafasindan gülerek öptügüm ve onun da bu hareketime cok gülüp beni öpüp, sevdigi. Babaanneme benzedigim icin beni cok sevdigini söylerler. Bir de dedem cok güzel kokardi. Ot kokardi, toprak kokardi, tütün kokardi ama hepsi de cok güzel kokardi onda. Kokusunu da cok net hatirliyorum. Bazen babam ya da amcam köyde, bahceden döndüklerinde biraz onun gibi kokarlar ama tam da öyle degil. Dün gece yine uyumak icin cirpinirken aklima dedem geldi. Meger onu ne kadar seyrek hatirliyormusum ben. Uyaninca onun sevdigi bir yemekten yapip, onun niyetine birilerine ikram edip yedireyim dedim. Ama bilmiyorum ki dedem ne severdi. Tek bildigim dedem suyu cok severdi. Hep beni cesmeye gönderirdi. hem de suyu daha güzel diye eve uzak olanina. O zamanlar ki yasima uygun, minicik bir kova alir elime, suya giderdim. Dedem bir tas su icer sonra da "aman da kizimin suyu ne güzelmis, icine seker katmis bunun" derdi. Ben de bir sonraki sefere daha bir hevesle giderdim cesmeye.