Cuma, Nisan 18, 2008

Pazar, Nisan 13, 2008

Yarin mahser günü dava ederim, siz mahser yerine gelmez misiniz?

Hic tecavüze ugramadim.

Dogdugumdan beri tecavüze ugramayi hak etmemek(!) icin nasil bir disi olmam gerektigi bir sekilde ögretildi. Yapilmasi gerekenler listesinden bazilari söyle;


- Tanimadigin (tanisan bile) kisilerin yaninda kendini kaybedecek kadar sarhos olmayacaksin.

- Bilmedigin bir ülkeye, sehre gitmek icin asla otostop yapmayacaksin.

- Icin daralsa, ev üstüne gelse bile gece asla tek basina disari cikmayacaksin.

- Bir parkta oturup, keyifle bir bira icmeyeceksin.

- Sigara da icmeyeceksin.

- Giydigin kiyafetleri sürekli kontrol edip, karsi tarafi tahrik etmemek icin elinden geleni yapacak, komik görünme pahasina da olsa yakani, etegini cekip duracaksin.

- Biriyle flörte baslayip (onun aklina kurt düsürüp), benden bu kadar, ben eve gidiyorum demeyeceksin.

- Asiri makyaj da yapmayacaksin, mümkünse kirmizi ruju kocan, sevgilin yaninda olmadan hic kullanmayacaksin.

- Is yerinde, okulda cinsiyetini ön plana cikarmamak icin cabalayacak, hatta böylelikle takdir toplayacaksin.
- Seks konusunda erkeklerle, hatta hemcinslerinle de pek konusmayacaksin.

- Erkekler, en ufak sohbette bile cinsiyetlerine vurgular yapa yapa ilerlerken sen saygiyla karsilarinda egilip, kendini salakliga vuracaksin.

Tüm bu cabama, en istediklerimin cogundan vazgecmeme ragmen bu yasima kadar hakki sayilir miktarda cinsel tacize ugradim. Demek ki ögrenmem gereken daha cok sey varmis!

Bu dünyadaki ömrümü, bir insan gibi degil, tecavüze, tacize ugramamak icin cabalayan bir disi gibi yasayip, tüketecegim.
Ey disi! Sunu unutma, senin memelerin ve vajinan var, bunun bedelini ödemeden su fani dünyadan, eline bir daha gecmeyecek su dünyadan göcmek yok!

Her disi cinsel tacizi tadacaktir!


Lanet olsun!

Çarşamba, Nisan 09, 2008

Böyle olsun

Bir baltayla olsun. Sapi kullanilmaktan cok degil, sadece biraz parlamis bir baltayla olsun. Enseye, saclarin bittigi yerden tam üc parmak yukariya, basin en cok agriyan yerine vursun, yere 50 derecelik bir aciyla vursun ve kulaklarin arkasina kadar gelsin. Cok hizla olsun, hizla hareket ederken olsun belki de. Mesela hizla yürürken, kosarken ya da en iyisi bir yokustan asagi, düsmeyeceginden kesinlikle emin hizla bisiklet sürerken olsun. Gözler acik olsun.

Birden olsun. Sonra, her sey yok olsun. Baltadan yansiyan gökyüzü, kulaga degen cimenin serinligi, islak dudaga yapisan toprak... Hicbiri hicbir sey hatirlatmasin.

55 kelime

Aralik ayinda ofise ugrar, saygiyi hakettigini düsünen, ellisinde bir adamin tavriyla bir kagit uzatir, pek kalmadan giderdi. O saygiyi destekleyecek derecede bakimli, devlet dairesinden emekli bir adamdi. Kagitta, yil icinde ülkede olan bitenlerin listesi olurdu. Bu notlarin son anda yazilmadigi, daha olaylar olurken not edildigi barindirdigi heyecandan ve son anda akla gelemeyecek kücük ayrintilardan anlasilirdi.
(buraya kadar olan kisim Fulya`nin sobesi icin:)

Bir anadolu sehrindeki emekli adamlar, ufak girisimleri, bunlari yapma nedenleri ilginctir.
Bir ihtiyac talebi olmadan, uzun yillardir hic bozulmayan disipliniyle bu listeyi hazirlayan ve etrafindakilere dagitan, gücüne, gücü olmasi gerektigine inanan bir adam.

Doktor Narin`i (Yeni Hayat) getirdi aklima bir de.

Pazar, Nisan 06, 2008

Bir nisan gecesi

Teyzemle tavada lahmacun yaptik. Tam 31 tane. Cok güzel oldular, afiyetle yedik. Ardindan biletlerimizi önceden alip, program kitapciginda gidecegimiz yerleri tek tek isaretledigimiz "uzun müze gecesi"nin tadini cikarmak üzere aksam sekiz gibi yola düstük. Malesef hava soguk ve yagmurluydu. Gece ikiye kadar 4 müze gezdik. Hepsinde de cok ilgi cekici seyler gördük. Dünyanin bir cok yerinden getirilmis mumyalardan, 600 yillik canim alman porselenlerine, Van Gogh`dan Monet`e resimlerine, Henry Cartier Bresson fotograflarindan, tam olarak ne oldugunu cözemedigimiz, insan bedeni fotograflarinin detaylarinin oldugu, teyzemin enisteme duyurmadan, "bak, bunu anladim, cocuk pipisi fotografi bu" dedigi ilginc enstalasyonlara kadar.

Sokaklar cok kalabalikti. Her yastan insanla doluydu. En zevklisi, o geceye özel sehrin icinde turlayan, icki servisi yapilan eski tramvayla eve dönerken birer biramizi icmekti.

Üsümüs, uykulu ve yorgun argin eve vardigimizda birer lahmacunumuzu daha isitip, afiyetle yiyip, yatagimiza yollandik.

Oh, ölmüslerimizin canina degsin!

Çarşamba, Nisan 02, 2008

Trik tirak trik tirak olur mu hic calismamak



Tezi bu dönem bitiremeyecegimi, acik havada Yasmin Levy konserine gidemeyecegimi, Montevideo`da rozet satarak karnimi doyuramayacagimi, canim apple`i bir kac ay icinde alamayacagimi kim söylemis?

Evet, simdi hep beraber!
trik tirak trik tirak olur mu hic calismamak?

Pazar, Mart 23, 2008

Yüz bin derman versen almam bu derde

Tamam, bahar gelsin, yagmur yagsin, günes acsin. Ama solucanlar olmasin. Her yagmurlu geceden sonra sabahlari kaldirimlarimizi, yollarimizi dolasmasinlar.
Her yagmurlu gecenin sabahinda ürke ürke, pür dikkat, ziplaya ziplaya yolda yürümesek. Görmeye asla tahammül edemedigimiz o solucanlara kazara basmamak icin adimlarimizi gözlerimizle takip etmesek, yollari gözlerimizle taramasak. Bu esnada bizden önce o yollari adimlayanlarin ezdikleri, ezmedikleri solucanlari hic görmesek. Hic olmazsa yere bakmamayi basarabilmek icin bu denli caba harcamasak.

Yagmur yagsa, gün dogsa, hic solucan olmasa. Onlardan en nefret edenler onlari en cok görenler olmasa.

Çarşamba, Mart 19, 2008

19.03.08

Istanbul`da bilgisayarim bozuldu ve orada biraktim. Yarin, tamir edilmis bir halde gelecek diye umuyorum. Bilgisayar olmayinca meger günler ne uzunmus. Yatmaya, kalkmaya, 40-50 sayfalik gazete okumaya, dergileri bitirmeye, kitap okumaya, elbise dolabini bastan sona düzenlemeye, ekmek yapmaya, yani her seye vakit kaliyormus. Fakat onsuz dersler yapilmiyormus. Ki biz de ilim bilim icin buradayiz degil mi?

Simdi okulun kütüphanesindeyim. Kütüphanede calismak ne güzel bir sey. Kokusu da cok güzel buranin. Disarida hafif hafif kar yagiyor bir de.

Salı, Mart 11, 2008

Kulak verdim dört köşeyi dinledim


Üç tanesi beş lira, yağmala, diye bagıran pazarcılar, vapurda buldugu gazeteyi yol bitene kadar okuyup, derli toplu katlayıp, sonra gelenler okusun diye tekrar yerine bırakanlar, ayıpsın abla, simitlerim tazedir, aha şunu al, diye ikna eden simit satıcıları, derme catma, kesif tuvalet kokularının hakim oldugu bir belediye binası, sorulan tüm soruları, ayrıntılı, eksiksiz cevaplayan, kirli duvarlı, berbat bir odası olan, kadın misafiriyle ne karşılarken ne de yolcu ederken tokalasmayan bir müdür, pembeli, turunculu güneş batışı, Atatürk portreleri, amaçsızca yürüyüp, gözlerine kestirdikleri yerde, sırayla birbirlerinin fotoğrafını çeken iki japon erkek turist, yaya üst gecittinden yola işeyenler, geçen yıldan kalma, tatsız haşlanmış mısırlar, projelerini teslim etmek icin, haftasonları bile geceleyenler, moskova senfoni orkestrası konserine gelip, arada Baykal'a kızgınlıgını dile getiren, konser icin kuaföre gittigi belli olan, konser çıkışı belediye başkanının dağıttırdığı karanfillerin kırmızısını degil de pembesini isteyen kadınlar, ermeni kilisesinde dertlerini anlatıp, dua isteyen cileliler, kibar davranmayan müsterilerin içeceklerine tükürüp öyle servis yaptıklarını birbirlerine kahkahalar eşliğinde anlatan turizm meslek lisesi öğrencileri, makası ustalıkla kullanan kuaförler, nasıl olduğu bilinmez bir şekilde hacminin sekiz katı yer kaplıyormuş hissi yaratan otel sahipleri, değeri hiç düşmeyen edirne kapı otobüs hattını bir alıcıya öven şoförler, kapıyı açar açmaz, gözü gögüslerinize takıldığı için yüzü kızaran, sonrasında gözgöze bile gelinemeyen su servisi calışanları, sigara içenler, durmadan, usanmadan, heryerde sigara içenler, iki paket az ic, bu gömleği al, diyen pazar satıcıları, kimliklerini kontrol ettiği gençlere tiksinirmiş gibi bakarken, soru soran genç kadına içten gülümsemeyi becerebilen polisler, teröristlerin de kalbi vardır klişesini aşamamış sinema filmleri, desen desen, renk renk eşarplar, "Bu kent çağdaş dünyanın ahlaksızlık başkentiyken polisin beni rahatsız etmekten başka yapacak işi yok mu? Bu kent kumarbazları, fahişeleri, teşhircileri, İsa karşıtları, alkolikleri, eşcinselleri, uyuşturucu bağımlıları, tapınmacıları, sapıkları, açık saçık film oynatıcıları, dolandırıcıları, yaşlı oro spuları, kamuya açık yerleri kirletenleri ve sevici kadınlarıyla ünlüdür" diye mağaza önündeki kalabalığa bağıran Ignatius, insanları güzelleştiren, renk renk kıyafetler giydiren güneş, vuran ayakkabılar, el emeğimden biraz daha indirim yapabilirim diyen bilgisayar tamircileri, saatinde ya da hic gelmeyen belediye otobüsleri, üç gün önce alınıp birazdan çöpe atılacak papatyalar, üç yeni türk lirasına nar suyu, gözlerinden yorgunluk akıyor diyen aktarlar, antenler, deniz, el örgüsü paspaslar, ...

Pazartesi, Mart 10, 2008

Açık Radyo Dinleyici Destek Projesi

Haberiniz vardır, bu günlerde Acık Radyo'da Dinleyici Destek Projesi 2008 Özel Yayınları var. Geldigimden beri sürekli bir kosturmaca icinde oldugumdan henüz özel yayınlarını dinleyemedim. Web sitelerinden Özel Yayın Programlarına baktım, epey şenlikli görünüyordu. Neyse, lafı uzatmayalım. Diyecegim o ki; destek olun! Ben ögrencilik statüsünde oldugumdan ne yazık ki destek olamıyorum fakat kayıtlarda velim olarak gecen S. destek olacak.

Destek olmak icin 0212 343 41 41 numaralı telefonu arayabilir, web siteleri üzerinden bilgilerinizi verebilir ya da direkt onları ziyaret edebilirsiniz. Desteklemek istediginiz programın bir saati icin 120 Ytl, yarım saati icinse 60 Ytl ödüyorsunuz. Bence hic de abartılacak, üstüne cok düsünülecek rakamlar degil. Calısan insanlarsınız!

Asagıda, onların agzından projelerinin tanımını okuyabilirsiniz.

"Dinleyici Destek Projesi Nedir?

Radyomuz, “sürdürülebilir bağımsızlık” doğrultusunda ödün vermeksizin yayınlarına devam ediyor. “Kâinatın tüm seslerine, renklerine ve titreşimlerine açık” olma düsturunu, ancak temel insan hak ve özgürlükleri dışında hiçbir "ideoloji"ye, hiçbir çıkar ve sermaye grubuna ve devlete bağlı olmadan, yani gerçekten bağımsız olarak yerine getirebiliriz. Açık Radyo’da hep bu temel prensibi öncelikli olarak kabul ettik.

Bundan dört yıl önce, Dinleyici Destek Projesi’ne başlarken, bu çabanın gerçekleşebilmesinin en sağlam yolunun dinleyicinin maddi ve fikri katılımı olacağını düşünmüştük. Bu modelin işlediğini artık biliyoruz; en başta hayal ettiğimiz gibi, bir radyonun bağımsızlığını sürdürebilmesinin tek garantisinin dinleyicisinin ona sahip çıkması olduğunu görüyoruz.

Her yıl düzenlenen Dinleyici Destek Projesi ile Açık Radyo dinleyicisi radyosuna sahip çıkıyor. Dinleyiciler seçtikleri programın istedikleri bir saatine kişisel olarak sponsor oluyor. Yani dinleyiciler bedava dinleyebilecekleri bir yayının sürdürülebilmesi için para vererek destek oluyorlar. "


Hassas kardesiniz Teyzen Teyfik'den sevgiler.

Perşembe, Şubat 28, 2008

Yolluk

Siradan günlerimin en sevdigim ritüellerinden biri, otobüs duraginda beklerken, gazete bayisinin kapi önüne dizdigi gazetelere göz gezdirmek. Her seferinde ama her seferinde, gazeteci adam dikkatle, baktigini belli etmek istercesine bana bakiyor. Icinden "e al artik bir tane" dedigine eminim. Bense, hic gözgöze gelmeden, okuduklarimin ciddiyetine kendimi kaptirmis, abur cubur degil, en agir yazilari okuyorum, görüntüsü vermeye calisirim. Henüz yenilmedim, almadim oradan gazete.

Bu sabah da ayni isi yaptim. Yerel bir alman gazetesinde, yatirildigi huzurevinde acliga terkedilen emekli bir avukatin haberi vardi. Türk gazetelerinden birinde ise, evleri yakilmaya tesebbüs edilen bir kac türk ailesinin haberi vardi. Ludwigshafen`daki olaydan sonra, internet vasitasiyla görüstügüm bir cok kisi bana, "Aman dikkat et, türkleri yakiyorlarmis orada" dedi. Hafif esprili, hafif "biz birbirimize dutgun oluruk" diliyle. "Alevileri yaktilar, aman dikkat et" ya da "bak kürt köylerini yaktilar, dikkat et", diyen hic olmadi simdiye kadar. Demek, ancak bir Türk`ü temsil ettigim vakit, böyle nazli ve kiymetli oluyormusum! Bize ancak bir gavurdan zarar gelir cünkü! Fikra gibi.

Benim bir dedem vardi, suradaki yaz tatilinde yanina gittigim dedem. Hep Cumhuriyet gazetesi okurdu. Her gün alirdi. Bir dönem, 14-15 yaslarim arasinda sanirim, okumayi denemis ama hic mi hic haz etmemistim o gazeteden. Dedem nasil da okurdu, eminim her satirini okurdu. Sabahlari cok gec kalkardi, kalvaltisini yapar, güzelce giyinir, fötr sapkasini kafasina koyar, kahveye giderdi. Aksam, kolunun altinda, kahvede epey karistirildigi belli olan Cumhuriyet gazetesiyle gelir, evde de okumaya devam ederdi. Sonra birimiz gözlerine merhem sürerdi, uyurdu (eskiden minik tüplerde merhemler vardi göz icin, gözün icine, bir bastan bir basa dogru sürülürdü. Halen var mi acaba?)
Gözleri bir gazete okurken bir de tv de cikan genc ve güzel kizlara bakarken iyi görürdü dedemin. Aksamlari, evde günes gözlügü takardi. Isik gözlerini aliyormus. Ya da bir yere bakarken elini gözünün üstüne koyar, tepedeki lambanin etkisinden gözlerini korurdu.

Dedem bir kitap yazdi benim. Epey de siir. Siirleri hic fena degil ama kitap, icerdigi önemli anilar ve bilgilere ragmen, ailemiz icin degeri ölcülemeyecek kadar büyük olan bir hatiradan ileri gidemez, bana göre. Bu kitapla ilgili, bir yayineviyle telefonda konusmasina tanik olmustum bir defa. "Tamam, ben biliyorum, kitabim yayinlanirsa Salman Rüsdi muamelesi görecegim ben bu memlekette, ama hazirim herseye, göze aldim" diyordu. O kadar sevimli bir sey ki bu, 70 küsür yasinda bir adamdan bu sözleri duymak. Tarif edemem. Belki, onu tanidigimdan ve kitabi bildigimden bana böyle sevimli geliyordur.

Simdi, her cocugunda kitabinin bir kopyasi var.
Gazete derken, nereden nerelere geldim.

Ben yarin Istanbul`a gidiyorum. Ne mutlu bana degil mi? Darisi gidemeyenlerin basina :)

Dinleyelim

Pazartesi, Şubat 25, 2008

Unutmak kolay mi deme, unutursun mihribanim

3 haftadir, pazar günleri, Emre Dagtasoglu`nu dinleme firsatim olmuyor. Halbuki kendimi ne de iyi hissetmistim, söyle düzenli takip ettigim bir radyo programi var diye. Ha, bir de Oguz Atay okumalarini düzenli takip etmeye calistim. Emre Dagtasoglu pek efendi konusan, dinlettigi her türkü hakinda elinden geldigince bilgi verip, atmosferini yaratmaya calisan bir adam. Ailecek begeniyorum.

Son 3 pazar ben ne yaptim da dinlemedim bu programlari?
Gectigimiz pazar, yani dün, öyle güzel bir hava vardi ki, görmeliydiniz. Kesinlikle görmeliydiniz!
Göl kenarina gittik (beni 3 günlügüne ziyarete gelen bir arkadasimla). Yaklasik 40 dakika yürüdükten sonra, havanin güzelligini firsat bilip, mermer büstlerini göl kenarina getiren, bir dünya malzemeyi de getirmeyi ihmal etmeyip, onlari orada yontan bir adamin yakinlarina oturduk ve iki ay önce aldigim ama sasirtici derecede tüylenen ceketimi yanimda götürdügüm jiletle tras etmeye basladim. Ne hostu. Heykaltras ve cekettras ben, hem dogayla hem de birbirimizle müthis bir uyum icindeydik.

Önceki hafta pazar ise, savasta ölen yahudilerin adlarini yasatmak icin kurulan bir dernegin kitap tanitim toplantisina katildim. Cesitli faliyetler yapip, yardimlar topluyor ve sehrin kücük kaldirim taslarinin arasina bronz ve üstünde o mahallede sokakta yasayip da savas sirasinda öldürülenlerin isminin yazildigi kaldirim taslari yaptirip, sokaklara yerlestiriyorlar. Hic unutmamak icin. Ne ilginc degil mi? Böyle olaylar icin her seferinde anit dikilse ülkeler anittan gecilmezdi! gibi bir laf mi etmisti bizim basbakan, su son yangindan sonraki Almanya ziyaretinde, benim hafiza problemim var, yanlis da hatirliyor olabilirim!. Tepemizi attirmayalim ama sabah sabah.

Daha da önceki yani 3 hafta önceki pazar ise calistim!

Haftaya pazar da dinleyemeyecegim kesin. Istanbul`da günesli bir güne uyanacagim yaklasik 10:15 gibi ve hizlica ya kahvalti yapip ya da yapmadan bir yerlere gidecegim S. ile. Saclarimi toplarim kesin.

Salı, Şubat 19, 2008

Gün bitmeden

S. bir yarismaya katiliyor. Sanirim son 4 gündür toplam 5-10 saat uyumustur en fazla. Önceki gece ona yardim etmek icin ben de biraz uykusuz kaldim ve bu sabah da erkenden uyandirilip hazirladigim paftada bazi degisiklikler yaptim. Bugün yarismanin son teslim günüydü.

Sabah erken okulda bir toplantimiz vardi. Düsündügümden cok iyi gecti ve hazirladigimiz projenin sonucu olan kitap icin benim tasarimim secildi. Secilmese de cok umrumda degildi ama zevk de almadim degil.

Sonra okuldaki bir arkadasla kapi önünde sigara ictik. Kalvalti yapmayip sadece bir kahveyle durdugum icin pek tat alamadim sigaradan. Gündüz iciciligim pek iyi degildir zaten.

Eve gelince cok aciktigimi farkettim ve lazanya yaptim. Galiba ilk defa lazanya pisirdim ben. Hic fena olmamis, demin yedim. Bu yaziyi bitirince biraz daha yiyecegim. Sonra belki uyurum.

(Büyük ihtimalle 2. turda eleniriz, yazdi S. simdi msn den. Hayir, elenmesinler, ben cok heveslendim cünkü.)

Istanbul kar icindeymis. Endiseli Peri`nin fotograflarinda cok güzel görünüyordü. Kar gibi kar yagmis. Burasi kac gündür günesli ve acik. Bahar geldi yanilgisi ve keyfiyeti yaratiyor insanda.

Martin basinda Istanbula gidecegim on günlügüne. O vakte kadar topragimiz da sizin gözleriniz de kara doysun, hava günesli ve güzel olsun. Cünkü bu defa Istanbul`da cok isim ve günesli havaya kesinlikle ihtiyacim var. Bu da dilegim olsun.

Uykum geldi...

Pazar, Şubat 10, 2008

Oynuyoruz, yandan yandan!

Youtube görüntüsünü buraya koyamiyorum malesef. Bir zahmet buraya tiklayiverin. Hadi, tembellik yok!

Ben eve gelirken sen neredeydin?

Son aylarda hic bisiklet kullanmiyorum. Tüm bir dönem icin 35 euro verip aldigim biletimle sürekli otobüse biniyorum. Cok ucuz degil mi? Eve gelmek icin iki secenegim var. Ya evi gectikten sonraki durakta duran otobüslere ya da eve gelmeden önceki duraktan diger yöne, feribotlarin duragina kadar giden otobüse binebilirim. Eger eve dönüsüm amacli, yani eve girmekten baska istegim yoksa, evi gectikten sonraki durakta inebilecegim otobüslere, yok eger maceralara ya da yeni gözlem ve deneyimlere aciksam da eve varmadan önceki durakta inecegim otobüse binerim.
1.secenegin oldugu durakta indiysem zihnim pek acik degil ve hayat nesem de dorukta kesinlikle degil demektir. Eve gelirken onünden gectigim sehrin en yüksek binasina da, onun tepesindeki dev isikli tabelaya da hafif tiksintiyle bakiyorum demektir. Fakat o binanin altindaki, girisindeki postaneye, onun sari tabelasina yine de hafif bir yakinlik hissetmedigim söylenemez. O koca binanin önündeki parkimsi yesil alani elim mutlaka cebimde, köpegini gezdirmeye cikarmis yaslilar arasindan gecerek, benim gibi yolu kisaltma sevdalilarinin actigi, zamaninda cim olup, artik üstüne basmaktan topragin asinip, yandaki agacin köklerinin göründügü, o köklerin de kendince olusturdugu hafif engebeli minik mi minik tepecikten ayakkabilarimin, burada insanin bin de bir basina gelecek olan kirlenmesi, camura bulanmasi ihtimalinden hic de ürkmeyerek gecer, ana yola dalar, gelen gecen arabalari tedirgin ederek, hizlica evime dalarim.

2. secenek ise bana güclü ve cesur oldugumu, böylece hayatin tam da yanimda oldugunu hissettirdigi yoldur. Biraz da nesem varsa eger, bu dünyanin benim icin dönmedigine kimse ikna edemez beni.

Durakta iner, beni hem ürküten hem de o bahsettigim cesurluk madalyasindan veren altgecite girerim. Plakatlar, posterler olur o gecitte. Tembelik etmeden onlari inceler, karsi taraftan ya biri gelirse diye hafif ürke ürke cikarim altgecitin merdivenlerinden yukari dogru ve yine yol olmayan bahcemsi bir yere girer, her seferinde bana yabancilar ya da maddi durumlari pek iyi olmayanlarin yasadigi hissini veren bloklarin önünden gecer, o bloklardan ikinci olanin, önünden biri gectiginde aniden yanan isiginin altindan hic bozuntuya vermeden süzülür, bazi bazi o yolu gözlerimi kapatip ilerlerim. Bunu neden yaptigimi bilmiyorum. Gözlerim kapaliyken zaman cok uzuyor. Artik acmaliyim gözümü, kesin yana dogru kaykildim ve sol taraftaki tren yolunu sokaktan ayiran demirlere toslayacagim, derim. Ama gözümü bir de acarim ki, daha bir arpa boyu yol gitmisim. Bir kac gün önce ayni seyi yaparken, icimdem, ya simdi bir bisikletli gelirse, dedim ve gözümü actigimda yanan isigi ve telasli gözleriyle bana bakan bir bisikletliyi gördüm. Kendimi hic de incitmeden yolun sagina dogru devam ettim. Bu yol biter ve ben saga dönerim. Tam o kösede bir ahududu caliligi vardir. Yazin cok niyetlendim oradan birazcik yemeye ama öyle tozluydular ki midem kaldirmadi. Ve yaklasik on adim daha atip sola dönünce bizim sokaga girerim. Bisikletimin bagli oldugu su borusuna bakar, bisikletime olan sevgimi icimden dile getirir, bir nevi onu orada, disari birakmamin kusuruna bakmamasini rica eder, 6 numarali apartmanimiza girerim.

Cok güzel bir kirmizi sarap ictim, bu gece, eve gelmeden.

Perşembe, Şubat 07, 2008

08.02.08

Yarin sabah dönem sonu sunumlarim var. Herhangi bir özel gün ya da dügün icin haftalar, aylar öncesinden aldiginiz, her gün gidip gelip baktiginiz, arada dayanamayip tekrar tekrar giyip, denediginiz, icinde kendinizi hayallerinizdeki gibi gördügünüz o güzelim elbiseler tam da dügünden bir gün önce gözünüze ya cok cig ya biraz abartili ya da cok iddaasiz görünür ya, tam öyle bir ruh halindeyim.

Baska care yok, dügüne gidilecek, hatta meydana cikip oynanacak.

Dügünden dönünce sizleri de oynatacagim. Harika bir parca var elimde. Bekleyin!

Çarşamba, Şubat 06, 2008

Melek

Kitap bitti. Osman melegi gördü!
Keske herzamanki gibi 37 numarada otursaydi demeye de dilim varmiyor.

Salı, Şubat 05, 2008

Karnaval var, a dostlar

Pazar günü sokaklar bombostu. Son kalanlar disinda herkes karnavala gitmisti...
































Ne yazik ki fotograflar cep telefonuyla cekildi, yine de görmenizi istedim.

Pazar, Şubat 03, 2008

Duvara çakılmış mıh gibi yalnızım*

Birisi bana bir sirrini verdi. Ciddi bir sir. Sirrin sahibi icin sir olarak kalmasi pek hayirli olacak bir sir.

Söylemeden önce, cok degisti surati, ezildi, büzüldü, kizardi, bozardi. Olmadi, lavaboya bir gitti geldi, sonra söyledi. Önce, benden özür diledi, beni bu sirri tasima yükünün altina soktugu icin. Cok cok özür dileyerek verdi sirrini. Hic böyle bir sirrim olmamisti simdiye kadar. Hic kimse sirrini verirken özür dilememisti benden. "Ama bak aramizda kalacak" denmisti en fazla.

Verilen, alinan bir cok sirrin oradan oraya gittigine, dagildikca can yaktigina sahit olmuslugum var. Hatta yeri gelmisken bir animi anlativereyim. Zamanin behrinde bir sirri anlatiyorum bir arkadasa, kil tüy degil, ciddi sir yani... Ya da baskalarinin bilmesini hic istemedigim bir mevzu diyelim. Neyse, bu da gidiyor anlatiyor baska bir arkadasina. Sonra gün oluyor, devran dönüyor, o arkadasi benim kahve falima bakiyor bir ortamda ve falda görmüs gibi, benim sirri bana bir bir anlatiyor. Ben hem sasiriyor hem de tekrar hatirladigim icin kahroluyorum. Sonraki günlerde güle eglene, bu olayin esas durumu anlatiliyor bana.

Neyse...

Eve dönerken, ilk aldigimda sasirdigim özürün cok yerinde oldugunu farkettim. Bir yük vermisti sirtima. O yükü, özrüyle birlikte asla agzimdan cikmayacak bir yere baglamisti bile.
*Cihat Burak. Istanbul Modern`deki Cihat Burak Retrospektifi`ne gitmenizi öneririm, ben gittim, pek begendim. Resimleri sanki karikatür gibi, bir yerden firlayan Semra Özal ya da Nazim Hikmet, bir yandan bir dansöz ya da Cihat Burak`in aldigi mimari egitimin etkilerini gördügümüz binalar, bulanik, koyu, karanlik ama cesur renkler... Beceremem ben böyle sergi, film falan anlatmayi, vaktiniz varsa, ki vardir, sacma sapan seylere vakit harcayacaginiza (ben kendimden biliyorum), gidin, görün.

Salı, Ocak 29, 2008

Rozetlerim


Tasarladigim bu rozetler projelerden birinin parcasi. Seker gibi oldular. Dün gece evde kendim ürettim onlari. Sanki para basiyormusum gibi bir zevk aldim. Bir punduna getirip hocalardan birinden ödünc aldigim rozet makinasini geri vermesem mi, yoksa kendime de alsam mi bir tane? Yok yok, en iyisi hocaya söyle diyeyim, sizin makine dogumda can verdi, ama geride hepsi birbirinden seker onlarca evlat birakti, bize düsen bu yavrucaklara sahip cikip, teselli bulmak, bölümcek basimiz sagolsun...:)

Cuma, Ocak 25, 2008

Anay duysa babay beni öldürür

Dün gece, iki haftadir sabahladigim gecelerin sonuydu. Bu sabah on gibi ancak yataga girdim ve uyumadan önce iki haftadir ugrastigim isi sahibine teslim edip karsiliginda aldigim parayi cekmeceme koydum ve gidecegi yerleri bir bir hesapladim. Öglen ikiye kadar güzelce uyudum, uykumu almis ve huzurlu olarak uyandim. Sonrasinda yeni is ve daha da iyisi tez konusunda tanismak istedigim birisiyle tanisma firsatimin olduguna dair bir telefon aldim (Sabah is teslim ettigim müsteriden).

Bu dönemin de dersleri bitti. Iki hafta sonra sunumlarim var. Yine dönem boyunca neler yaptigimi bir bir, cicili bicili anlatacagim. Gecen dönem bu günler yaklasirken nasil bir haldeydim, hatirlayanlar var mi? Kalbim carpiyor, daraliyor, bazi bazi halime aciyip, kendim icin agladigim bile oluyordu. Ah, akilsiz, kendine güvensiz ben... Ama simdi cok rahatim. Allah ne verdiyse sunariz diyorum. Ayrica dönem boyunca yeterince cabalayip, elimden geleni de yaptim zaten. Balik bilmezse Halit bilir elbet kiymetimi.

Dün projelerden birisinin yazilarini kontrol ettimek icin, tanistigim ama hic ders almadigim, bir hocayla görüstüm. Tombik hatta sadece tombik ve boynunda fular olan birisi diyebilecegim bir adam. Onun disinda hic bir baska akilda kalici etkisi olmayan biri. Odasinin önündeki derslikte oturduk, yazdiklarimi okudu, bir de yazdiklarimi benden dinlemek istedigini söyledi. Anlattim. Yazi kokar, diyerek konusmaya basladi adam. O konusurken ben onu izledim, hep gözlerine baktim. Adam degisti, bir sürü baska özelligi belirdi. Gözlükleri, disleri, gülümsemesi, gülümseyince kocaman olan surati. Insan tanidikca ne kadar da degisiyor, akil alir gibi degil. Bu tecrübeyi daha önce de cok defa yasamistim.

Berbat bir el yazisi olan bir yazi uzmani bu adam. Ondan 15 dakika icinde cok sey ögrenmis olma ihtimalim var. Cünkü cok sasirtti beni. Aaa, hic düsünmemistim böyle, aaa, evet, bakin nasil da degisti anlam... diye saskinliktan saskinliga düstügüm bir 15 dakika idi. Essek degilsem, unutmazsam, cok sey ögrendim ondan.

Tamam, ögrendiklerimin hic biri su yazdigim yazida mevcut degil, ama hangi ögrendigimizi su hayatta kullanabiliyoz be haci?

Yollarin ustasiyim, bu adamin aksaninin hastasiyim.

Pazartesi, Ocak 14, 2008

Yardim!

Projelerden birisi icin kullandigimiz bir blog(blogspot) var ve bu blogun teknik kismiyla ben ilgileniyorum (Hani kendi blogum var ya, ortaya düstüm, ben yaparim, dedim). Ve simdi iki problemim var blogun tasarimi ile ilgili. Asagiya yazacagim bu iki sorunun cözümü ile ilgili bilgisi olan varsa ve bana yardimci olursa cok ama cok sevinecegim. Lütfen!

1. Cok uzun olan yazilarin ekranda tamaminin görünmesi yerine yazinin ilk paragrafindan sonra "Daha fazla bilgi" diye bir link(?) eklemek istiyorum. Yani, yazilarin kisa görünmesini ve devamini okumak icin belirttigim o yaziya tiklanmasini istiyorum, buradaki gibi. Ama blogspot`ta!

2. Wordpress ya da baska bir blog sunucusunda bulunan Template`leri (sayfa sablonu) blogspot`taki bir bloga kopyalayip, kullanabilir miyim?

Bilip de yardim etmeyenin kaynanasi ölsün! :)

Bizimkisi bir ask hikayesi

Öyle böyle degil, cok yogun, yorgun ve uykusuzum! Uykumu, tv keyfimi, avarelik hakkimi, tirnak ve cilt bakim vaktimi iyi notlara ve paraya cevirmekle mesgulum bugünlerde. Sonumuz hayirli olacak!

Pazartesi, Ocak 07, 2008

Oku!

Ölümün nesi varmış?
Yıldırım Türker 07/01/2008 Radikal Gazetesi

O sekiz çocuk o lanetli gün Dağlıca'da PKK'ya esir düştüğünde fermanları çoktan yazılmıştı. Orada, o hepimizden uzak arafta rehin tutuldukları süre boyunca yetkililerin o çocukların ailelerine yönelik soğuk sesizliği her şeyi açık ediyordu. Sekiz genç, artık bu kanlı dama tahtasında birer taştı. Kimse onların resmini görmek, haberini almak istemiyordu. Linççi milliyetçilere yenilgiyi hatırlatıyordu, onların esir düşmesi. PKK'yaysa, zaferi. Kimse bu esir askerlerden konuşmak istemiyordu. Ama bu çocuklardan kimilerinin Kürt olması basının iştahını kabartmıştı. Köstebek olabilecekleri üstüne kirli imalar okunuyordu satıraralarından. Özellikle Ramazan Yüce daha o zamandan bir adım öteye çıkarılmış, tek ayak üzerinde bekletiliyordu. Basın, onu herkesten daha koyu bir Kürt bulmuştu besbelli. Bu sekiz çocuk, vatanı savunsun diye şehit olmaya gönderilen, memleketimin yoksul evlatları. Yoksul olmanın yegâne ayrıcalığı olan şehitlik mertebesiyle ödüllendirilme fırsatını kaçırdılar. 'Döndüklerinde babacıkları onları dinlensinler diye yurtdışına tatile göndermeyecek. Ciplerini son modeliyle değiştirmeyecekler. Şimdilik sahip oldukları birer canları var. O canların üstüne titremeliyiz' diye haykırmıştık. Babacıklarıyla karşılaşamadılar bile. Şimdi askeri savcının tüyler ürpertici iddianamesini okuyoruz. İddianame, bir hukuk terimi. Bütün toplumun suratına çarpılan bu iddianamenin önerdiği hukuk düzeni üstüne hepimizin ayağa kalkması gerekmiyor mu? Askeri Savcı Hâkim Yarbay Hakan İleri, bu kalabalık titrlerinden bir iddianame çıkarmış. Kaçırılan askerlere ait tüfeklerden hiçbirinin tutukluk yapmadığı; tam tersine bazı askerlerin tüfeklerini hiç kullanmadıklarını ileri sürüyor. Bu durumun, teröristlerin bölgeye sızmasını kolaylaştırdığını savunarak askerleri, üstleri tarafından "ne pahasına olursa olsun mevzilerinizi terk etmeyeceksiniz" emri almalarına rağmen teslim olduklarını ileri sürüyor. İddianamedeki "Vazife ve hizmetteki şahsi tehlike korkusunun cezayı hafifletmeyeceği şüphesizdir" ibaresi savaşanın ölü olduğu fikri üstüne oturuyor. Askeri Yargıtay'ın başka bir karardaki şu görüşünden destek alınarak: "Sanık asker kişi olup, gerektiğinde canını verme pahasına da olsa verilen görevi yerine getirmekle yükümlüdür. Sanığın kendisine teslim edilen ve namusu gibi koruması gerektiği silahını yanından ayırmaması, hiçbir şekilde başkalarına vermemesi kanun gereğidir." İddianamede Ramazan Yüce'nin silahını hiç kullanmadığı, terör örgütü militanlarıyla Kürtçe konuştuğu ve arkadaşlarına teslim olmaları için ısrar ederek mukavemet güçlerini kırdığı da belirtiliyor. Hatta Yüce, saldırıdan birkaç gün önce arkadaşlarına, "Bizim dağdaki kızlarımız daha güzel. Ben de terhis olduktan sonra dağa çıkacağım. Ben teröristim" diyesiymiş. Bununla kalsa. Yine birkaç gün önce, terhis olan arkadaşlarına, "İnşallah köprü patlar da havaya uçar, paramparça olur ve gidemezsiniz" diye ilenmiş. İddianamenin ciddiyetine halel gelsin istemem, ama bu noktada müebbet hapsi istenen Er Ramazan Yüce'nin öncelikle akli yeterlilik ölçümünün yapılabileceği bir kuruma sevk edilmesi gerekmez mi? Savaşın ön saflarında arkadaşlarına 'Ben teröristim' diye böbürlenen bir adamın zekâsından kuşkulanmayacaksak, iddianameyi hazırlayanın hayal gücünden gocunmaz mıyız? Kaldı ki yanı başlarında savaşan, kendi canlarını kollaması icap eden bir askerin 'Ben teröristim, n'aber?' diye nispette bulunması karşısında o silah arkadaşlarından biri de parmağını kaldırıp, "Komtanııım!" diye bağırmamış mı? Yüce'yi hiç değilse çavuşuna şikâyet etmemiş mi? Sıcak savaş halinde bu ne göz yaşartıcı bir hoşgörü, bu ne derin bir farklı fikre hürmet? İddianamede Er Ramazan Yüce için 'ömür boyu hapis' istenirken Uzman Çavuş Halis Çağan için 'üç ayrı suçtan hapis' isteniyor. Diğer askerler içinse, 'Büyük zararlar doğuran emre itaatsizlikte ısrar' suçlamasından bir yıldan 10 yıla kadar hapis cezası uygun bulunmuş. Bir de, Ramazan Yüce, Fatih Atakul, Özhan Şabanoğlu ve Mehmet Şenkul'dan, çatışmada kaybolan HK-33 marka otomatik tüfeklere karşılık olarak 1208 YTL isteniyor. Kısaca, teslim alınan erlere açıkça 'neden ölmediniz?' deniyor. Madem ölmediniz, ömür boyu hapiste çürüyeceksiniz. Avukat Ercan Kanar da iddianameyi şöyle değerlendirmiş: "İddianamede ileri sürülen suçun, vasfından dolayı TCK'nın 302. maddesinin uygulanması istemi tamamen kurgusal, abartılı ve hayali bir senaryonun ürünü olarak değerlendirilebilir. Yardım deniyorsa bunda 302. maddeyi uygulama isteği ceza hukukunun temel ilkelerine aykırıdır. Yardım fiili hiçbir zaman 302. maddenin terif ettiği fille aynı değildir. Savcılık daha çok 'Neden çarpışarak ölmediler' anlayışıyla bir iddianame hazırlamış." Müebbet hapsi istenen Ramazan Yüce'nin avukatının son derece ciddi itirazları var doğal olarak. "Yüce vatan haini değildir. Askerlik hizmetini yaparken termal kamera, telsiz görevlisi olarak görevlendirilmiş. Bu göreve ancak başarılı ve güvenilir kişiler getirilmekte. Ayrıca kendi beyanına göre askerlik hizmetini yaparken birçok teşekkür ve takdirname almış. Eğer kendisi kaçırılmasaydı 10-15 gün erken terhis edilmesi söz konusu olabilirdi. Yüce'nin Roj TV'de yayımlanan konuşmaları kendi özgür iradesiyle olmamıştır. Bunu ifadesinde açıkça dile getirmiştir. Yüce'nin diğer askerleri PKK'lılara ateş etmemeleri için ikna ettiği iddiası da gerçekdışıdır." Ne tuhaf film Bu tuhaf filmin senaryosuyla yakından ilgilenen Taraf gazetesi, hızla olgunlaşmaya, doğru gazetecilik yolunda gayretlerini artırmaya devam ediyor. Bu üstünden atlayıp unutuvermemizde kimilerince binlerce yarar görülen konuya etraflıca bakan yegâne gazete Taraf'tı. Doğru soruları da Taraf yöneltti. Ramazan Yüce ifadesinde, "Ben PKK'nın Dağlıca'ya baskın yapacağını dinledim, katırlarla geldiklerini termal kamerayla gördüm, hepsini rapor ettim" diyor. Tuhaf, değil mi? Böyle bir rapor varsa, gizlenebilmesi mümkün olmasa gerek. Taraf'ın daha ayrıntılı sorusu hepimizin sorusu olmamalı mı? "Yüce'nin sözünü ettiği raporlar nerede? Yüce, birliğin telsiz dinleme ve kestirme görevlisi ve günlük rapor vermek onun görevi, bu yüzden 'Rapor vermedi' denemez. Eğer gerçekten vermediyse, bu temel görevini savsaklayan er, çatışma günü bile nasıl hâlâ en kritik mevzideki en önemli görevde tutulmaya devam edildi? Yalan söylediğinin anında belgeleneceğini bile bile 'Ben PKK'nın gelmekte olduğunu bildirdim' diyen telsizci er Ramazan Yüce'nin söylediklerini bu durumda gerçek kabul etmek doğal değil mi? öyleyse böyle hayati bir istihbaratı veren bir askerin PKK'lı olduğunu ileri süren savcı ne kadar inandırıcıdır?" Yüce'nin bir şarjör ateş ettiğini, sonra şiştiğini iddia ettiği silah da ortada yok. Silahını kullanmadığının kanıtı nedir? Sorulacak daha çok soru var elbet. Ama rehin olarak Roj TV'de kendisine dikte edilenleri dile getirmesinin bağışlanamaz bir suç gibi ilan edilmesi de en azından yakışıksız kaçmıyor mu? Bu rehineler ve iletişim teknolojisi çağında televizyonda gördüğümüz bütün tutsakların kendilerini tutanlar lehine konuşmalar yaptığına defalarca tanık olduk. Hiçbirinin ülkesine teslim edildiğinde bu konuda sorgulandığını, suçlu ilan edildiğini ise işitmedik. İşkence altında verilen ifadelerin geçerli kabul edildiği, işkencenin ısrarla inkâr edildiği bir yargı sisteminin sorgulanmazlığını mı kanıtlıyor bu durum? Herkese galiba şu asal soruyu sormakta yarar var. Kafanıza hiç silah dayandı mı? Kimsenin ölümle sınanmasını istemeyiz elbet. Ama kimi durumlarda herkesin ölümle yüz yüze geldiğinde göstereceği hayatta kalma gayretinin sınırlarını tartmasında yarar var. Ramazan, bir askeri hezimetin sorumlusu ilan edildi. O gencecik omuzlarına olağanüstü acılı bir çarmıh yüklendi. Hikâyesi biraz aceleye geldi. 'Ben teröristim' diye gezinen ama en hayati görev başında tutulan telsizci Ramazan Yüce, Kürt olmasının, Kürtçe bilmesinin kurbanı oldu. Ramazan'ın anası, oğluna ayrımcılık uygulandığını iddia ediyor. Sizin de aklınıza bu gelmemiş miydi yoksa?

Çarşamba, Ocak 02, 2008

Yeni yil sofrasi

Yeni yil gecesi güzeldi. Sonraki gün kötüydü. Aksama kadar sürekli kustum ve artik dayanamayip acile gittik. Gida zehirlenmesiymis. Serum ve ilaclardan sonra kendime geldim biraz. Bugün de biraz halsizim ama yine de düne göre cok cok iyiyim. En azindan kusmadan bir seyler yiyebiliyorum.

Neyse... Yine de 2008 güzel bir yil olacak, bana öyle geliyor. En azindan kendi adima sanssizlik ve bahtsizlik limitimi biraz da olsa doldurdum ilk günden.

Pazar, Aralık 23, 2007

Tren


Bugün, trenle Zurih`e gidip geldim. Yol cok güzeldi. Ilginctir ki, Almanya sinirini gecer gecmez her yeri kar kapladi. Yol boyu agaclar, evler, tarlalar hep bembeyazdi ve her yer sisliydi. Yolu trenin restorantinda gecirdim. Güzel bir sütlü kahve ictim. Karsimda duran adam olmasa, onunla konusmak zorunda olmasam, bu yolu izlemek nasil zevkli olurdu, diye gecirip durdum icimden. Arada gözlerimi kacirip disariyi izledim. Gözlerim tekrar adama dönerken, önce adamin yakasindaki yaprak seklindeki rozete illa ki bir ugrayip, sonra adamin suratina variyordu her seferinde. Adam da bunu farkedip, bir süre sonra rozetinin ne oldugunu anlatti. Benim gözler yine de ayni kacamagi yapmaya devam edip durdu, yol sonuna kadar. Belki beyazdan sonra göz direkt ortamdaki carpici diger renklere yogunlasiyor. Anlayamadim. O yolu bir gün tek basima yine gidecegim. Belki, bu hafta icinde tekrar gitmem gerekecek. Yine, güzel bir kahve esliginde, karli yolu izleyip, hayal kura kura gidecegim. Ohh, ne güzel, mutlu oldum!

Perşembe, Aralık 13, 2007

13 Aralik

Yaslilar cok güleryüzlü burada. Elbette ki geneli degil ama cogunlugu öyle. Hem güler yüzlü hem de bakimlilar. Hele bazi yasli kadinlar ve onlarin saclari. Öyle güzel topuzlari var ki. Son 40 yildir her sabah ayni sac modelini yapmanin verdigi bir pratiklikle carcabuk, neredeyse kullandiklari tokalari bile görünmeyecek sekilde ustalikla yapiyorlar. Otobüste ya da orada burada rastlayinca dikkatle inceleyip ayni modeli kendi saclarima yapmak istiyorum ama hic bir vakit basaramiyorum.

Buradaki yaslilar mutlu ölmek istiyorlar galiba. Yasadiklari son günlerin de bile geride kalanlarin onlari mutlu ve tertemiz hatirlamasini istiyorlar belki de. Cocuklari ürkütmemek icin bile giyiminize kusaminiza özen gösterin, gibi bir cümle var aklimda ama nereden hatirladigimi bilemiyorum. Belki bir Dostoyevski romanindan olabilir.

Bizde ise yasliligin degeri, gördügü gecirdigi dertlerle ölcülür. Dert cekmis olmak, o cektigin derdi ölene dek üstünde tasimak bir bilgeliktir sanki. Agirligi, saygidegerligi oradan gelir sanki yasliligin.

Bakimli, neseli bir yaslinin yüzünde ölümü, hayattan coktan vazgecmis, mutsuz bir yasliya nazaran daha net görüyorum. Birincisinde halen hayat var ve ne yazik ki o hayat cok gecmeden bitecek.
Bugün, calisirken arkamda bekleyen yasli bir kadin "sana saclarinin cok güzel oldugunu söyleyen biri var mi etrafinda, bunu söylüyorlar mi sana?" diye sordu, gülümseyerek. Ben de cekine cekine "evet, iste, bazen" diyebildim.

Cuma, Aralık 07, 2007

Uyandim sabah ile, gözyasim sile sile

Sayfamda bir sorun mu var?
Ekmekcikiz böyle bir uyarida bulundu da.
Bana buradan her sey normal görünüyor ama... Bir reklam sayfasi falan mi geliyormus acilinca, sonra takiliyor, gitmiyor muymus? Bazi okuyucular hic bir sorun olmadigini söylüyor, bazilari sayfaya ulasilamadigini.

Neyim var benim, saklamayin benden, söyleyin!
Hasta miyim?

Pazar, Aralık 02, 2007

Alkol, uyusturucu bagimlilari ve psikolojik problemleri olanlarin kaldigi bir hastane. Kücük kafeteryadan 2 paket sigara alip, yanimizda getirdigimiz yemek posetinin icine atiyoruz. Disariya cikip, gidecegimiz binaya dogru yöneliyoruz. Bir kadin, saci basi darmadaginik, yaslica bir kadin yaklasiyor "deli bunlarin hepsi, hepsi salak bu insanlarin degil mi?" diyerek atliyor önümüze. Ürküyorum biraz.

Kapinin ziline basiyoruz, görevli, hastalarin cikmasina izin verilmeyen kapiyi aciyor icerden. Yukari cikiyoruz. Disarida gördügüm kadinin daha genc versiyonu, yöneldigimiz odada kalan kisinin odada olmadigini, hemen gelecegini söylüyor ve ona haber vermeye gidiyor.


O geliyor. Saclari kazinmis. Gülümsüyor. Babasinin yaninda hic tanimadigi beni görünce hafif utaniyor ama gülümsüyor hep, güzel dislerini göstererek. Iri, hem cok dolu, hem de bombos bakan gözleri, ne güzel bir yüzü var. Utaniyor halinden biraz. Babasi ona ögütler verdikce bana bakip gülümsüyor. Ah, bu babalar, sen beni anlarsin, der gibi. Orali olmamaya, babasi internet icin cebindeki bozuk paralari onun eline tutustuturken yüzüne bakmamaya calisiyorum. Ama bu ilginc tecrübeden bir seyler almak, onun nerde oldugunu anlamak icin dikkatle suratina, gözlerine bakmaktan da alikoyamiyorum kendimi.


Cok az konustu, babasinin her dedigine gülümseyerek, dikkatle ama sanki gecistiriyormus gibi de, tamam, peki deyip, dolu dolu bir gülümsemeyle cevap verdi. Benden utandi.


Gidis yolu boyunca ona kizan babasi, sanki onu orada birakmak istemedi, sanki sarilmak istedi ama onun yerine sirtina bir iki defa vurdu.


Dönüs yolunda direksiyona bir iki defa vurdu, bak nasil güzel, babayigit bir cocuk, kiyamiyorum onu orada öyle görmeye ama inancim da kalmadi artik ona, düzelmeyecek hic, dedi. Okudugu zamanlarda birak okulunu, yasadigi bölgenin bile birincisiymis, söylemis, böyleymis... Anlatti durdu.


24 yasinda, bir akil hastanesinde kapali tutulan, soguklari burada gecireyim, havalar isinsin, eski hayatima nasil olsa dönerim, diye düsünen bir genc.


Ne güzeldi yüzü. Cildi cok baskaydi, sari miydi, yesil miydi, renksiz miydi, tarif edemedim kendime de.



Perşembe, Kasım 29, 2007

Insan miyim, mahluk muyum, yoksa ekilir bicilir bir nebat miyim?

Ben kücükken, cok kücüktüm. Bira sisesi, mercimek gibi isimlerim vardi. Ilkokula kücük bir kasabada basladim. Ögretmenim seve, öpe okumayi yazmayi ögretti bana. Sonra sehre tasindik. Yeni ögretmenim, o kisa hayatimda henüz hic görmedigim kadar sari saclara sahip -tabii ki boya- kilolu, güzel yüzlü bir kadindi. Subay karisiydi, subay cocuklariyla özellikle ilgilenir, ben ve benim gibi maddi yönden pek de parlak olmadigini ilk bakista belli eden ögrencilere cok net sekilde kötü davranirdi. Kasabadaki sevildigim, simartildigim ortamdan sonra yeni okulum benim icin tam bir kabustu. O, Allah`in belasini coktan ve tadini getire getire verdigini umdugum kadin, tüm hayatimin gidisatini belirleyecek ilk yillarimda bana büyük bir darbe vurdu.

Ben aslinda cok baska bir yöne gidebilirdim. Mesleki olarak kastetmiyorum, halimden cok memnunum ama hisli cocuktum iste, erken yaslarda yipranmaya basladim. Cok sonradan, o yillardan kalma sinifca cektirdigimiz bir fotografimizi buldum, ögretmenin suratinda epey bir topluigne deligi vardi. Demek ki o vakitler hirsimi öyle almaya calismisim kadindan.

Ilk kopyami büyük ihtimal lisede cekmisimdir ama hic hatirlamiyorum nasil yaptigimi. Ama cektim.

Cep telefonuma zaman zaman bagli olup, zaman zaman varligini unutuyorum. 3. telefonum su an kullandigim. Ilk telefonumu cok önceki yazilardan birinde bahsettigim Mustafa bey ile almaya gitmistik, o benden cok sevinmisti niyeyse. Bir kac ay sonra da bana harika bir bisiklet almistik, ona da cok sevinmisti. Ilk kullandigim telefon Nokia ve melodisi Dawn(yanlis yazmis da olabilirim) idi. Halen o melodiyi bir yerlerden duysan heyecanlanirim. Arasin artik beni, diye bekledigim varmis o vakitler demek ki. Ne heyecan yapmissam artik.

En sacma huyum, cok sacma huyum var galiba. Kafam üsür benim. Ya da öyle hissederim hep. Yazin bile olur bu bazen. Geceleri yastigi kafamin altina degil üstüne koyarim ve yorgani da kafama cekip uyurum. Bir kac yil önceye kadar bere takip yatiyordum, teyzem kizdi, böyle alistirma kendini, ilerde kocan olursa yakisik almaz, dedi, takmayi biraktim.

Ask, güzel bir sey. Asik olmak güzel, bana asik olunmasi daha mutluluk verici. Cok sükür eksikligini hissetmiyorum uzun zamandir. Zati muhteremi de burada saygiyla aniyorum.

En sevdigim bloglar, ben hangi birini diyeyim, yandaki liste ve henüz listeye eklemeyip ama düzenli takip edip, zevkle okudugum bir sürü blog var.

Attigi top icin Elektra`ya tesekkür edip topu Sofra ve Miso`ya atiyorum.

Pazar, Kasım 25, 2007

Salı, Kasım 20, 2007

Balıklar deryaya da hasret, carka döner göl icinde

Ben bunlari izledim son günlerde:
Prenses Mononoke (Hayao Miyazaki-1997)
Yasamin Kiyisinda (Fatih Akin-2007)

Fena degil. Tipik Fatih Akin kliseleri mevcut. Sevdiginin pesinden ya da zorunluluktan ya da baska baglayici bir duygudan dolayi yola cikanlar, inat, dedigini yapan, gelecek zararlardan kendini sakinmayan, sakinamayan kadinlar var yine. Fatih Akin`in samimiyetinden dolayi diger filmleri gibi keyifli bir film.

Die Mitte/The Center (Stanislaw Mucha-2004)
Cok eglenceli bir belgesel film. Sevgili yönetmenimiz kücük ekibiyle birlikte avrupanin merkezini ariyor, avrupa boyunca. Bu arayislar sonunda bir cok belgelenmis, tarihte bahsedilmis, papa tarafindan ziyaret edilmis merkez cikiyor ortaya. Avrupa`nin merkezinde yasadiklarini söyleyip, bununla bir yandan gurur duyan, bir yandan da hayatlarindan bezmis insanlarin halleri görülmeye deger. Röportajlar genellikle spontan ve bu yüzden de cok komik.

Voyage dans la lune/A trip to the moon ( Georges Méliès-1902)
Kendisi bilim kurgu film tarihimizin en yaslisi oluyor. Ilk sinema teknikleri bu yönetmenimiz sayesinde kesfediliyor. Bir takim efektler, montaj,... Yönetmenimiz, döneminde bir tiyatro oyuncusu ve sinirbaz ayrica. Bu filmden sonra kimbilir ne is yapmis, ne havalar atmistir.




Metropolis (Fritz Lang-1927)
Cok etkileyici sahneleri mevcut, cekildigi dönem göz önüne alinirsa sasirtacak derecede bile diyebiliriz. Endüstrilesme ve insanlar üzerindeki etkisine tepkisini dile getirirken kullandigi bir cok efekt ya da teknoloji, makina, robot örneklerinin cogunu, kendisinden onlarca yil sonra cekilmis bir cok bilim kurgu filminde görebiliriz. Kendisi bilim kurgu filmlerinin sekil semal anasidir.



Fahrenheit 451 (François Truffaut-1966)

Harika, mutlaka izlenmesi, arsivde bulunmasi gereken bir bilim kurgu filmi. Elbette ki naif, alik yanlari da mevcut.
Disütopik hikayesi, insanüstü ya da normal insan olmayan canlilari, zaman zaman geriye dogru giden teknolojisi ile iyi bir bilim kurgu filmi. Televizyonun ve televizyona her zaman esas parayi kazandiran seri/dizi programlarinin sinemaya vurdugu büyük darbenin akabinde cekiliyor bu film.

Diktatörlük, egemenligini sürdürmek icin, insanlari tek model yapip bireyselligi ve kisisel özellikleri yok saymaktadir. Bunlari yapabilmek icin kullandigi stratejik yöntem ise televizyon, uyusturucu/ilac bagimliligi ve korkudur. Fakat, diktatörlügün en büyük savasi kitaplara karsidir. Filmdeki itfaye ekibi gelen ihbarlar ve aramalar üstüne gittikleri evlerde bulduklari kitaplari yakarlar (amaci atesi söndürmek olan bir kurum tam tersini yapiyor!) Devlet, böylece insanlarin kültürel hafizasini yoketmeyi amaclamakladir. Film fransiz yapimi olmasina ragmen, yakilanlar tabii ki sadece fransadan degildir, tam tersi tüm dünyadan eserler vardir. Yanan, dünyanin hafizasi, kültürü, aldigi yolun ispati, gelecegin derslerini, yollarini gösterecek kitaplardir.

Disütopya kendini insanlarin hayatinda özellikle kadinlar üzerinde gösterir. Kadinlar, hafizalari cok zayif, duygusuz, dinlemeyi bilmeyen, ilac bagimlisi, kisiliklerini televizyondaki dizi/programlardan kopyalayan canlilardir. Burada bu kadinlari da birer Alien yani baska dünyadan gelen canlilar olarak görebiliriz.

Elbette ki, her seye ragmen kitap okuyan ve sisteme karsi gelenler de vardir. Orasini da siz izleyin artik.

Ha, unutmadan, filmin basinda, ekibin, oyuncularin, yönetmenin isimleri ekrana yazi olarak degil de ses olarak geliyor. Birisi isimleri ve görevleri okuyor. Kitaplar ve okumak yasak ya!

Cuma, Kasım 16, 2007

Sanci.. Sanci...

Sabah, doktordan eve gelirken sokagimizda cöp arabasini gördüm. Cöpcüler, apartman sakinlerinin geceden arka bahceden sokaga tasidiklari cöp bidonlarini bosaltiyorlardi. Ben evime yaklastikca onlar da bir apartmana dogru yaklasti ve iclerinden birisi bir zile basti. Bir kac saniye sonra "3 cay indir!" dedi adam türkce. Karsidaki de hic sasirmadan, baska bir sey sormadan "tamam" dedi.

Cöpcülerden ikisi türk birisi almandi sanirim. Alman olanin suratinda komik ama keyifli bir duruma dahil olmanin zevki vardi sanki. Ev sahibi türk olanda ise, anlatmayi cok da beceremeyecegim ama cok tanidik, bildik, ya babamizdan ya komsumuz Ali amcadan ya da Hüseyin ögretmenimizden bildigimiz bir hal, tavir vardi. Karisinin arkadaslarina hizmet etmesinin gururu, ikram etmenin keyfi, yorulduk, cayi hakettik fikri,...

Bu sahneden sonra yine aklima Necati Tosuner`in "Sanci.. Sanci..." kitabi geldi. 4 yil önce, Almanya`da, Almanya`yi ilk gördügüm günlerde okumustum bu romani. Almanya`da varolmaya calisan insanlarin, insanlari varetmeye calisan Almanya`nin romani.

Pazar, Kasım 11, 2007

Oysa ben

Rüzgar. Hizli, dengesiz, yönü, yolu kestirilemeyen bir rüzgar. Belki biraz da kar var. Belki. Gören yok rüzgardan. Köprüyü tirmaniyorum bisikletle. Tirmanmam bir kac saniye sonra bitecek, inise gececegim. Karsiya bakamiyorum. Rüzgar. Önüme, yere bakiyorum. Tüm hiz, gürültü ve sertlige zit yavaslik ve sükunetle parlak, bicimi tam secilemeyen bir cisim kayiyor yere dogru. Bisikletimden ayrilan bir parca.
Benim gidecegim yer var. Yolum var. Geride gelenler var.
O güzelim, parlak, narin parca kaliveriyor orada, köprünün tam ortasinda. Aklim da onda kaliyor tüm gün. Onu orada birakmasa miydim? Her seye ragmen.

Çarşamba, Kasım 07, 2007

ayy, yok canim, ben öyle seyler der miyim hic.

Kalbim kadar temiz bu sayfayi, kötü sözlerle kirlesmis miyim ben? Ay, hic yakismiyor benim agzima böyle seyler!

Bakmayin bunlara, aslinda kibar, bakimli, saclarini uzatan, havalar iyi olursa etek bile giyen, hos, okumayi seven, spor yapmasi gerektigine inanan, cocuklari seven, gencleri öven, yaslilari hos gören genc bir bayanim ben.

Öhöö, öhöö...

Laf acilmisken, bildiginiz ev yapimi bir sac bakim tarifi var mi? Zeytinyagi, yumurta, sarmisak, pekmez, un, nane, tarcin, ceviz kabugu falan karistirip, kafaya sürmek, 3 saat bekletip, kafayi yikamadan disari cikmak, havalandirmak falan gibi?

Ne hos olur, böyle bir bilginizi benim gibi, hos, kibar, güleryüzlü bir bayanla paylassaniz.

En derin saygilarimla.
Sizin Teyzenteyfik`iniz.
Öptüm canim.

Cumartesi, Kasım 03, 2007

Ulan Kaltak!

Fena tepem atmis durumda. Yine, benzer durumlar gibi laflari yuttum.

Dersten geldim simdi. Ders dedigim de 3 ögrenci bir hoca oturup, gevezelik yapiyoruz. Sonlara dogru gevseyip, bu dönem dersini aldigimiz (ben ve su uyuz kari, hani gecen dönem yabancilarla ilgili bazi tatsiz tespitlerini anlattigim, arkadaslarimi yemege cagirdigimda da hakkinda atip tuttugumuz varlik) kadin profesör hakkinda konustuk. O hocayla henüz ders yapmamis olan ögrenci bize kadinin hasil bir hoca oldugunu sordu. Ben iyi deyip, gecistirdim, cünkü kadinin hocaligini degil de, kadin hakkinda duydugu olumsuz yorumlarin saglamasini istiyordu bizden. Ben de baska bir hocanin yaninda bu muhabbete girmek istemedim. Neyse bizim o uyuz kiz basladi atip tutmaya. Ben israrla, henüz cok iyi tanimiyoruz, yorum yapmayalim falan filan diyorum. Bu defa bizimki basladi bana laf atmaya, yok ben cok ruhsuzmusum, hep böyleymisim, lütfen lütfen bana bulasmayin, ben zavalli bir yabanciyim, sizi anlamyiorum tripleri yapiyormusum. Ben güldüm tabii ki ama digerleri, hoca ve diger ögrenci afalladi, hem gülüp hem de ohaa, ne diyorsun sen seklinde tepki verdiler.

Hoca benim bu halimi, herkese mutlaka ikinci bir sans verisimi taktir ettigini söyledi, cünkü bu dönem o uyuz kiza nasil dayandigima kendisi de sasiriyor.


Lan kaltak kari, senin hakkinda da tahmin edemeyeegin yorumlar dolasiyor okulda, senin ne sirrret oldugun, gecen dönem tüm sinifin burnundan getirdigin, arkadan agza alinmayacak küfürleri yedigin anlatiliyor. Hatta direkt, sinifta olan diger ögrenci bile, baska arkadaslara, senin ne uyuz oldugunu söylüyor. Tutmus bir de baskasina atip tutuyor ve benim niye böyle sakin olusuma, kimsenin hakkinda laf söylemeyisime kiziyorsun.

Daha bu sabah, o bahsi gecen kadin hoca odasinda seninle calismamin nasil oldugunu, seninle gecinip gecinemedigimi, seninle cok farkli oldugumuzu, calismami olumsuz etkileyip, etkilemedigini, eger bir problemim varsa, cekinmeden onunla konusabilecegimi söyledi!

Ah, niye orada bagirip, cagirip, lan salak, eger konusursam, ilk senin lafini orada burada anlatmam, sana it muamelesi yapmam lazim, diyemedim.

Fena sinirliyim. Beni böyle sakin, laflari yutan, mümkün oldugunca kisisel tartismalardan uzak durmaya calisan, hatta ürken, insanlarla basedemeyecegini düsünen bir insan olarak yetistiren kültürüme de, sana ayi diyene sen dayi de felsefemize de, anama da, babama da.....

Durup seyran eyleme


Gecen hafta kendime ekolojik email aldim. Cevreye zararsiz email adresim de var artik. Örnek bir dünyaliyim ben! Sen beni koru yarabbiiim!

Carsamba gecesi kapi caldi ve üc bes cocuk geldi, Halloween aktiviteleri yapiyorlarmis ve benim illa ki onlara bir seyler vermem gerekiyormus. Lafi uzatip, ben anlamam böyle islerden, müslümanim ben, nedir bu falan filan diye direttim ama yine de evdeki abur cuburlarimi yürütmeyi basardilar.

Yok, onu bunu birakip acil is bulmam lazim benim. Bu defa durumum hic ic acici degil.

Salı, Ekim 30, 2007

Seviyorum laaan!

Bugün sunu farkettim; bir sehri sonradan özlemek icin gerekli malzemeler, yasanilan mevsimler vasitasiyla temin ediliyor. Yani, bir sehirde farkli mevsimleri gecirmis, görmüs olmak, o sehri ileride özlemek icin yeterli olabiliyor. Ya da daha özlenir kiliyor o sehri, insanoglunun gözünde.
Mesela bu sehrin sohbahari... Cok güzel. Simdiden hissediyorum, hafizama kazindi bu görüntüler ve duygular. Yillar sonra bile cok güzel hatirlayip, özleyecegim ben bu sehirdeki sonbahari.
Bu fotograf ilkbahardan.

Pazar, Ekim 28, 2007

Bu pazar ne pazari allasen?

Iki gün süren, kisa film festivali vardi burada ve bugün ikinci günüydü. Günlük bilet alarak aksam sekize kadar süren tüm programi izledim. Seyirci ödülleri icin oyumu kullanip eve yollandim, ödül kazananlarin aciklanmasi beklemeden.

En cok begenilenler, alkislananlar nedense Almanya`da yasayan yabancilari konu alanlar oldu. Bir yabanci olarak o filmleri izlemek, bir alman olarak izlemekten cok daha farkli. Ben bir alman olsaydim, utanirdim biraz. Bir yabanci olarak izledigimde ise "evet, iste böyle, nasilmis!" diye bagirmak geldi icimden. Cok kabayim sanirim ya da icimde bir öfke var. Öfkem kesinlikle almanlara karsi degil, tam tersi, bir ülkeye, icinde kendilerini güvende hissettikleri bir ülkeye sahip olanlara. Bir ülkenin vatandasi olduklari icin huzurlu olabilenlere. Sanki onlar oldukca baskalari bundan mahrum kaliyor. Cok duygusal ve cocukca bir tepki belki de bu. Ama öyle.

(S. bana bugün Ulus Baker`in "Kanaatlerden imajlara: duygular sosyolojisine dogru" isimli tezini gönderdi Pdf dosyasi olarak. Ingilizce ama türkce bir özet kismi da mevcut, umarim anlarim)

Fotograf: Land Gewinnen, Yönetmeni Marc Brummund.

Cuma, Ekim 26, 2007

Ugras biter, gün savusur

Öyle isteksizim ki yine. Tarifsiz. Nasil yalniz hissediyorum kendimi, bir bilseniz.
Bunlari yazmaya utaniyor insan degil mi? Ya da benim icin öyle. Kronik olarak keyifsizlik yasama, bunu dile getirme. Hic cekici degil! Ne sacma. Hepiniz böylesiniz eminim ki. Herkes böyle. Herkesin cani hayati istemiyor cogu vakit. Nesem yadirganmazken, nesesizligim niye yadirganiyor öyleyse. Ya da belki yadirgandigi bile yokken ben niye öyleymis gibi hissedip, simdiden savunmami, cemkirmemi sakinmiyorum. Cünkü digerlerine de bulasiyor bu hal degil mi? Kim ister ki nese varken bulasan nesesizlik, isteksizlik olsun.

Varsin bunlar hic yokmus gibi olsun. Baska seyler anlatayim size.
Bugün, gecen dönemden arkadaslarimi yemege cagirdim. Davet emailine göbek dansi yapacagimi da eklemistim. Türk kliselerine pek de uymus, pek de gülmüsler, gelir gelmez, hadi basla dansa, esprisini yapmayi ihmal etmemisler! Etli biber dolmasi, peynirli börek, mercimek corbasi ve coban salatasiydi menüm. Pek klasikler yani. Peynirli böregim bu defa arasina minik minik dogradigim tereyagi parcaciklari sayesinde cok lezzetli oldu. Corbayi ise bu defa önce yagda sogani ve havucu biraz kavurarak yaptim, normalde direkt hepsini mercimekle birlikte hasliyordum. O da cok lezzetli oldu.

Almanlar bayilir böyle islere, yemek ikram edilmesine. Istahlari da iyidir masallah. Gecen dönem kimsenin sevmedigi bir kadin vardi sinifta, bu dönem onunla ben yalniziz derslerde. Eski arkadaslarla onu cekistirdik bol bol. Yeni malzemeler bende ya, heveslerini kursaklarinda birakmadim, anlattim onlar sordukca, abarta abarta, fakat sunu eklemeyi de ihmal etmedim, kadin nedense bana karsi cok yardimsever, iyi, neseli ve calisma sistemimiz birbirine pek uygun.

Belki gelirken bana ufak birer hediye getirirler de nesemi bulurum diye heveslenmistim ama yok, cikmadi bir sey. Günü kar yapmadan kapattik, yarina Allah kerim!

Cumartesi, Ekim 20, 2007

Seni gören aşık aklın şaşırır




















Cizdigim günün gecesi rüyama girdi bu hanim. Gercegi daha güzelmis. Güler yüzlü, neseli biriydi. Gözleri cok parlak ve rengarenkti.

Cuma, Ekim 12, 2007

Teninle tanismanin zamani


Bu da benden kücük bir bayram hediyesi. Ramazan da gecti, hadi, tadini cikarin teninizin. Madem zaman seker, tatli yeme zamani :)

Ahh, parmak uclarinda bile sevgiliye duyulan heyecani hissedenlere Allah uzun ömürler versin, nice bayramlar nasip etsin. Aha, bu da ramazan dilegim:)

Perşembe, Ekim 11, 2007

Yol belli, eg basini usul usul yürü simdi

Aksam, bisikletle eve dönerken ters yola girdim, ki hep yaptigim seydir. Yolun diger tarafini, aslinda olmam gereken tarafini, izleye izleye devam ederken bir de baktim ki, asiri hizla bir bisiklet geliyor karsidan ve ne olup bittigini anlamadan bisikleti biraz yana cevirmemle, karsidan gelen adamin cok ama cok fena küfürlerini duymam bir oldu. Adam uzaklasti ama sesi halen geliyordu. Duysaniz ne fena, ne agir laflar dedi bana.

Ben nasil oldum? Cok ilginc oldum. Uzundur öyle bir hale girmemistim. Sinirlenme, korku, saskinlik karisimi bir kasilmayla agzimi acamadim eve gelene kadar. Bisikleti park ederken iyi bir yutkundum sadece.

Devdas

Cumartesi, Ekim 06, 2007

Apolitik

Apolitik olmak sizi üzüyor mu?
Beni üzüyor. Ne is basarmis olsam da, sinavdan yüksek not almis olsam da, sevgilim beni cok sevse de, bu ay kirayi nasil ödesem diye düsünmesem de, güzel bir tatil yapmis olsam da, kücük iyiliklerim tesekküre, duaya dönüsmüs olsa da apolitik olmanin verdigi üzüntüyü atamiyorum.

Aktif olarak politikayla ugrasmak istiyorum ben!
Ama, ama ben temizim, ben temizim diye kendi kendime yasamak(!) istemiyorum.
En cok "o vakit" kendime saygi duyacagim, gibi geliyor.

Itiraf etmek gerekirse, iki ucu boklu degnegin neresinden tutacagimi da bilemiyorum.

Perşembe, Ekim 04, 2007

Ask acisi cekenlere


Ask acisi...

Herkesin var midir bir acisi? Söyle icinde duran, bir kokuyla, bir sarkiyla, bir günes dogusuyla gelip de, kimseye belli etmeden gözlerini devirerek hissettigi bir ask acisi?

Sanki vardir gibi geliyor bana. Ben derim degil, sen dersin öyle, ama vardir. Askin da binbir türlü sekli yok mu zaten?

Bugün, bir müzik esliginde, onlarca kisinin, tek tek, kisa kisa, belli ederek, belli etmeyerek, bir an, bir kisa an gözlerini devirdigini gördüm.

Ama güzel, kimse bilmesin, bir sen bil, gözlerini devirdiginde icinden geceni. Ama gözlerini tekrar kaldirinca gülümsemeyi ihmal etme.

Salı, Ekim 02, 2007

Mızıka calındı düğün mü sandın?

Hemen bir adim ötemizde töre kanunlari konusuluyor bu günlerde. Alevi-kürt bir gencle evlenmek icin evden kacan sünni-kürt kiz icin aile meclisinde ölüm karari verilmis.

Aileyi taniyorum. Görseniz hic yakistirmazsiniz böyle sacma töreleri onlara. Halen saskinim!

Nedir, nasil bir duygudur ki bu, yüzlerce yildir bir türlü cözülmez, azalmaz etkisi?

Cumartesi, Eylül 29, 2007

Gönülle muhabbetteydik

O yasli adamla (yasli adam demeye kiyamiyorum) muhabbetteydim bu aksam da. Yarin yola cikiyorlar, gidiyorlar, elinden kitap düsürmeyen kücük kiziyla birlikte. Yol üstü beni de teyzeme birakacaklardi ama ben okul icin yapmam gerekenleri bitiremedigimden gidemiyorum onlarla. Hani bir tv isimiz vardi, hatirladiniz mi? Iste o tv icin bu yaz cekimler yapilmisti ve hazirladigimiz filmin montaj görevi bana aitti. Tatilden dökdük ya, bindiler tepemize, simdi montaj bitene kadar kipirdayamiyorum bir yere, Allahsiz da öyle uzun is ki!. Ama belki saliya kadar biter de giderim teyzeme. Cici ablami da görürüm orada, o cok uzaklara gitmeden.

Efendi, edepli yaziyorum ama bakmayin siz bana, temizinden 3 kadeh sarabimi ictim o saygideger, ak sacli, kara yüzlü beyin de oldugu muhabbet masasinda fakat masanin agirligi üstümde halen, ondandir edebim, civitmayisim. Yoksa bos degilim yani...

S. yaslaninca bu adama benzeyebilir. Her daim nasil olur da insan tarafsiz ve acik bakar olaylara, kisilere? Adaletini eksiltmez hic? Ben basaramiyorum sanki bunu ama bu yasli adam öyleydi. Ne güzel, S. de öyle. Canim, acilan tek gülüsün sen bu bagin(saygilaaar)

Çarşamba, Eylül 26, 2007

Gönül gel seninle muhabbet edelim

Altmis yaslarini gecmis bir adam. Mütevazı havasi olan, kara yüzlü, ak sacli bir adam. O konustukca, ben konusmasini dinledikce, onun fotografini ceksem simdi, diye icimden gecirip durdum. Fakat, ister istemez poz verir, bu kendiligindenligi gider, benim ancak saatler sonra görebildigim etkisini, jestlerini, mimiklerini fotografa yansitamam diye korktum.

Eski adamlari, eski adamlarin saglam, acik zihinlilerini cok seviyorum ben. Kadinlardan, kürtlerden, türklerden, secimlerden, 47 yil önce bu sehre okumaya geldiginde olup da simdi olmayanlardan, resimden, yetmisli yillardaki calismalarindan, hatalarindan, kazandiklarindan, zaferlerden, bikanlardan, yorulanlardan, onlarin da hakliligindan, gözlerimizi yasartacak kadar komik olan eski olaylardan... nelerden nelerden konustuk.
O ve cok eski bir siyaset arkadasi konustu daha dogrusu. Ben ara ara katilip, kendimi hatirlattim. Fikirlerim begenilince gözlerimi parlattim. Ama yine de kalkip yaninda sigara icemedim, cekindim. Cok benzer bir konudan bahsedip, böyle bir sayginin anlamsizligindan dem vurdugumuz anda bile onun icine cektigi sigaraya büyük bir istekle bakarken bile cesaret edemedim bir tane yakmaya. Halbuki tam da öyle güzel bir sohbete, dinleme zevkine yakisir sigara en cok. Demek ki insanin icine isliyor bazi seyler, degismiyor.

Sonra kendi hayatima, izleyebildigim hayatlara bakiyorum. Ne kadar farkliyiz biz onlardan. Ellerine gecen bir gazeteyi sirayla okumalari, günlerce o gazetenin gelmesini beklemeleri, tartismalari, sabahlara kadar konusmalari... nasil da anlasilmaz geliyor bana. O´na da söyledim, ben sizi hic anlamiyorum, bu duygular cok yabanci, herhangi bir filmden ya da kitaptan bir alinti gibi, havada duruyor zihnimde, dedim. Biraz burustu yüzü ama yine de gülümsedi. Iste böyle eski adamlari seviyorum ben. Bedeli, sekli nasil olursa olsun saygi duymayi, duyabilmeyi de cok seviyorum.

Çünkü tutar bir erik ağacı sunar sana
Doğan gün
Van gölünden bir sabah
Bir kıvılcım, bir titreşim
Bir tutam akdeniz
Süphancı bir serinlik
Ve genç bir gerinme
Usulcacık saç hışırtıları
Bir dudaktan buğulanan sıcaklık
Tutar getirir
Doğan gün
Öpücük gibi konar gözlerinde bir melodi
Sevgilin gibi dokunur parmaklarına bir kedi
Ve kavga ve zulüm ve ateş
Hep birlikte örülen bir türkü
Güzel yapmak için, güzel olmak için
Çünkü hayat dönen, kıvrılan
Yanan bir ibrişimdir
Tutar getirir
Doğan gün

Kemal Burkay

Pazar, Eylül 23, 2007

Ben tatildeyken

Türkiye`de tatildeyken sadece iki tane kitap okudum. Birisi Sabahattin Ali`den "Kürk Mantolu Madonna". S. bana hediye etti o kitabi. Kendine kitap ismarlarken bana da onu almis. Biraz sasirdim acikcasi, onun alacagi bir kitap degilmis gibi geldi. Belki de sirf ben severim diye almistir, bilemem.

Sirince`de Nisanyan evlerinin keyfini cikardigimiz günlerden birinde bir solukta okuyup bitirdim kitabi. Kitabin sonunda dayanamayip ziril ziril agladim.

Acaba ne düsündü o vakit S.? Üzüldü mü bana o kitabi aldi da beni aglatti diye. Yoksa yine mi sasirdi cocukluguma?

Ikinci kitap ise Dostoyevski`nin "Yeraltindan Notlar"i. Kitabi, büyük bir istekle, okumam icin S. verdi bana. Okuduktan sonra ne düsünecegimi cok merak ediyormus.

Bir solukta bitti. Ve muhtesemdi. Beni cok etkiledi. Hele yemek sahnesi, cok ama cok carpiciydi. O istek, aslinda istememek, tiksinti, tiksintini kusmak icin firsat kollamak, cabaladikca daha da batmak.

Acaba o kitaptan bu kadar cok etkiledigimi S. farketti mi? Benden duymak istediklerini pek söylememis olabilirim. Benden ne beklendigini tahmin ettigimde, eger samimi olmak istedigim bir iliski ise, israrla o beklenen tavri göstermemeye calisiyorum. Rahatsiz oluyorum. Sanki rolümü iyi oynamam gerekiyormus gibi hissediyorum. Icten bile olsam, bekleneni yaptigimda rol yapiyormus gibi hissediyorum.

Salı, Eylül 18, 2007

Gecen gün ömürdendir

Yine Almanya`dayim. Nasil da kasvetli geliyor buralar günesli Türkiye günlerinden sonra. Ama olsun, her seye ragmen cok güzel burasi.

Bugün, geldigimden beri ilk defa kendimi yanlarinda cok iyi hissettigim ve gayet neseli ders isledigim bir gruplaydim. Benim gibi, bu yasa gelmis ama ingilizceyi hala bir türlü basedememis tiplerdi bunlar. Ne diyeyim, tembel insanlar daha neseli ve sicak oluyor.

Sen bizi bu dünyadan esirgeme yarabbim!

(Not: Zelma mail atmis, hamileymis, bebesi erkekmis. Tabii ki cevap yazmadim halen, daha 3 hafta dolmadi!)

Sen bizi bu dünyadan esirgeme yarabbim!

Salı, Eylül 11, 2007

Buraya bakarak bunu dinlemistim




Öglene dogru, ne hızlı ve telaslı gecti günler, hic bir sey anlamadım bu tatilden, diyordum kendi kendime. Oysa ki simdi fotograflara baktıgımda hic de öyle olmadıgını, icinde benim oldugum, gülümsedigim, elimi ceneme koyup bakındıgım ya da hafif yan dönüp arkamdaki manzaranın önünde nasıl durdugumu hayal ederek poz verdigim her fotografın koskaca bir gün oldugunu, o gün icinde de yataktan kalktıgımı, belki uzunca bir kahvaltı yaptıgımı, huysuzlandıgımı, birini izledigimi, ilginç insanlarla karsılastıgımı, beli etmeseler de onların ilginc oldugunu farkettigimi, mutlu oldugumu, ta sabahtan aksam yemek istedigim yemegi hayal ettigimi, koca günleri dolu dolu devirdigimi ama ısrarla sayılı olan günlerimi kendime bile caktırmadan hesapladıgımı farkettim. Hız ve telas duygusu veren tek sey bu; gün saymak.